Artık Kimse Kimseyi Kendi Adıyla Çağırmasın

  

 

 Hepimiz Alacakaranlık serisine hayatımızın bir noktasında maruz kalmışızdır. Seriye bir de benimle göz atın istiyorum, inanın, konumuzla ilgili.

  Alacakaranlık serisi, yazarı Stephen Meyer’ın gördüğü bir rüyayla ortaya çıkmış. Rüyasında Edward Cullen adındaki ‘‘dehşet yakışıklı’’ vampiri gören Meyer kendini tutamıyor ve ‘‘Bu adam çok seksi, hakkında yazmalıyım’’ diyerek milyon dolarlık bir seri ve tonlarca kötü hayat var ediyor. Kitabı bilmeyen varsa, sizi mağaranızdan dışarı davet ediyor ve hikâyeyi kendi gözümden özetliyorum: 108 yaşında pedofilik ve mazoşist bir vampir ile mazoşist/sadist ve aptal bir liselinin aşk hikayesi. Serinin ilk kitabını okumuş biri olarak okurken çektiğim acıyı ve geçirdiğim öfke nöbetlerini yazabilirdim ama konumuz bu değil. (Bunlara rağmen eğer filmleri komedi filmleri olarak izlerseniz hayal kırıklığına uğramazsınız.)

       Şimdi ikinci bir kitaptan bahsedelim. Lisa Taddeo’nun ilk kitabı, Three Women (Ben okuduğumda yoktu ama şu an Türkçesi -Üç Kadın- var.). Lisa Taddeo, sekiz yıl boyunca hikayelerini anlattığı bu üç kadının yakınında yaşayarak ve onları bu süre zarfı boyunca dinleyip yazarak bu kitabı ortaya çıkarıyor. Bu kesinlikle okunmaya değer kitaptaki üç kadından ikisinin bir ortak özellikleri de aşk hayatlarının Alacakaranlık serisinin etkisi altında kalarak yaşamaları. Liseli bir öğrenci, edebiyat öğretmeniyle yaşadığı yasak ilişkiyi serideki yasak aşka benzetiyor. Yaş farkı açısından ben de benzettim…

Tek isteği eşinden gelen cinsel bir arzu ya da en azından bir dokunuş olmasına rağmen aylardır bir öpücük hasretiyle yanan bir diğer kadınsa serideki sağlıksız aşka sağlıksız derecede özeniyor. Serinin gerçek hayatlara etkisini ‘‘komik’’ olarak adlandıracak olan birileri elbet vardır. Ama bu kadınlar çok genç yaşta inanılmaz travmatik olaylar yaşamış insanlar. Ve bazı hayatların içinde yaşanıldığında dışarıdan göründüğü gibi görünmesi imkansızlaşır.

        Bahsettiğim edebiyat öğretmeninin Alacakaranlık serisinde edebi bir değer görmediğine, ilk kitabın on sayfasını okusanız emin olabilirsiniz. Adamın eğitimi el vermezdi zaten. Ama genç ve düşünceleri şekillenmeye müsait bir kıza otorite figürüydü; aile problemlerini dinleyen, sözüm ona anlayan, zamanla kızın gözünde okuduklarını da onunla birlikte hisseden ve sonunda en sevdiği kitabına küçük notlar yapıştıran biri de oldu. Bunlara bir de farklı bir açıdan bakarsak kızımız alkolik babasının yerine güvenebileceği erkek figürü olarak öğretmenini koymuş olabilir. Kızın bunlara rağmen etkilenmesini ‘‘komik’’ buluyorsanız şunu eklemek isterim ki hiçbir öğretmen favori öğrencisine ‘‘eşofman giyince seni ellemek daha kolay oluyor’’ demek zorunda değildir. Bu noktaya kadar kurbanı suçladıysanız lütfen bir terapiste gidiniz ya da var olana bu yaşadığınızı anlatınız.

  Bu kitaptan sadece serinin gerçek insanlar üzerindeki gerçek etkileri konusunda somut kanıt vermek için bahsettim.

       Şimdi üçüncü ve asıl kitabımız Call Me By Your Name (Beni Adınla Çağır)’den bahsedelim. Kitaptan da kitaptan uyarlanmış filmden de bahsedeceğiz. Hikâye Elio adındaki 17 yaşındaki bir genç ile Elio’nun babasının öğrencisi olan ve bir yaz için misafir gelen 24 yaşındaki Oliver’ın aşık olma hikâyeleri. Kitapta sinirlendiğim o kadar çok şey var ki nereden başlasam bilemiyorum. 

     Elio’nun, Oliver’dan önce ve Oliver’la birlikteliği sırasında ilişkisinin olduğu kız Marzia; bir süre sonra bir sevgiliden çok Elio’nun üçlü fantazilerinin malzemesi haline geliyor ki buna da tamam diyebilirdim, eğer Marzia’yı bir seks oyuncağı gibi değil üçüncü bir partner olarak görseydi. 

    Kitapta Marzia’nın Elio tarafından aldatılışına verdiği bir tepki varsa bile Elio bize bahsedecek kadar değerli görmüyor. Buna rağmen filmde Marzia’nın Elio’ya kırgın olmadığına dair bir sahneye yer verilmişti.  Filmi bir come out hikayesine dönüştürmüşler ama maalesef hikâye bu değil.                             

   Elio’nun tek adiliği bu olsa ‘‘Marzia affetmiş, bana n’oluyo?’’ derdim. Diyemedim. Elio, Oliver kapıdan adımını attığı andan itibaren Oliver ona cinsel saldırıda bulunsun istiyor. Iyk, sanki günlük hayatımızda yeterince maruz kalmıyormuşuz gibi bir de okudum. Tüm kitap boyunca cinsel saldırıya uğramayı romantize ediyor. Oliver’a ‘‘Hayır dersem bu evet demek’’, ‘‘Eğer dur dersem durma’’ gibi korkunç cümleler kurmak istiyor. Sürekli birbirlerine karşı tacizde bulunuyorlar, sürekli sınırlar aşılıyor, Elio Oliver’ın şortuna boşalıyor, Oliver Elio’nun odasına gelip onun uyuduğunu düşündüğünde penisini sürtüp gidiyor… Elio her gece Oliver odasına gelip onu cinsel ilişkiye zorlasın diye canını verecek duruma geliyor…                                         Bunun Elio’nun kendini keşfetmesiyle, karmaşık hisleriyle, suçluluk duygusuyla ilgili olduğunun düşünülebileceğini de düşündüm. Eğer arzuları zorla gerçekleşirse kendini kabul etmek zorunda kalmadan isteklerine ulaşmak ona daha kolay geliyor diye düşünüyor olabilir. Öyle olmadığını açıklamama izin verin.

Elio’nun diğer bazı dikkat çekici beyin fırtınaları da vardı. Hortum hatta. Mesela her zaman arkasında duran, inanılmaz destekleyici, süper anlayışlı ve gerçek dünya için var olması imkânsız görünen ebeveynlerine baktığında düşündüğü, onlar sevişirken hangisinin üstte hangisinin altta olduğu. Ya da İslamcı bazı partilli amcalar gibi Oliver’ın yahudiliği gururla yaşayışına-gururla yaşaması da davut kolyesi takması adam başka hiçbir şey söylemiyor- takık olması. Adam niye saklasın zaten nazi Almanya’sında mısınız? İtalya’nın bağrındasınız ya yapma n’olur Elio ya.                  Ya da Marzia ve Oliver’ı yanında düşünüp şeftaliyi kullanarak mastürbasyon yaparken bir anda şeftaliyi toplayan bahçıvan ve şeftalinin toplanmasını isteyip Elio’ya şeftaliyi veren evdeki yardımcı kadın onu görse ne tepki verirlerdi bunları düşünerek şeftalinin içine daha da hırslanarak boşalıyor. Bunlara da on yedi yaşın, gençliğin, ergenliğin ve dertsizliğin getirileri diyebiliriz. Sonuçta yine de bir kimlik arayışından bahsediyoruz.

          Sonunda ‘‘kavuştuklarında’’ yani seviştiklerinde Elio çok kötü hissediyor, Oliver suçlu hissetmesin diye Oliver’ın konuşma çabalarına rağmen konuşup çözmek yerine aşırı mutlu olduğundan falan bahsedip konuyu kapattıktan sonra kitabın ilerleyen sayfalarında bir iki defa daha başka durumlarda da bok gibi hissettiğinden bahsediyor. Elio, bu sefer de Oliver’la beraberken gördüğü kendinden yaşça büyük bir kadını fantezi dünyasına dahil ediyor. Buraya kadar tamamız, hepimiz en azından bir kere bizden yaşlı birini arzulamışızdır yoksa dilf ve milf kelimeleri var olmazdı. Ayrıca Elio’nun Marzia’yı salmış olmasına da mutluyuz, kıza duygusal anlamda çektirmediği kalmamıştı çünkü. Ama Elio gibi bu yaşça büyük kişinin çocuğu olduğumuzu hayal ettiğimizi… sanmıyorum?

Ya da Elio gibi partnerimiz -bu durumda Oliver oluyor, okurken kendi partnerinizi hayal ediyorsanız şu an durmanızı öneririm- gerçek anlamda sıçtıktan sonra ona bokunu görmek istediğimizi söylemiyoruzdur. Ya da en azından umuyorum ki partnerimiz Oliver gibi dönüp buna tamam demeyecektir. Ya da bütün bunlar hadi oldu, biz ‘‘sıra bende’’ dediğimizde partnerimiz Oliver gibi biz sıçarken karnımıza masaj yapmayacaktır. Instagramda gördüğünüz ‘‘Bebeğimin ilk kakası’’ postları şimdi o kadar kötü görünmüyor, ha? Bence sevgilinizin çocuğunun kakasını paylaşmak istemesi, sizinkileri üst üste biçimde el ele izlemek istemesinden iyidir… Ve bunu istediğinde ilk önerim ayrılık, ikincisiyse bir terapist.                                  

          Kitaba durup edebi anlamda bakacak olursak beni biraz sıktığını söyleyebilirim. Olay akışı güzel olsa da (sadece olay akışı) Elio’nun sürekli Oliver’ın cümlelerinde derin anlamlar araması bir noktadan sonra çok sıkıyor. Ve sürekli düşüncelerini aynı kelimelerle tekrarlıyor. Bu da insanı hikâyeden koparıyor ya da boğuyor. Eğer tekrarlar olmasaydı kitap iki yüz sayfa eksilirdi ve herkes için kazanç olurdu. İstenilen etki yaratılamamış diye yorumladım.

            Eee gelelim bu Elio neden böyle? E yazar Elio’nun hayalini kuruyor çünkü.  Stephen Meyer’a kurban olmaya hazır olun çünkü bu kitabın yazarı André Aciman oldukça can sıkıcı bir herif. İspanyol gazetelerinden birine verdiği röportajda aşırı sıradan bir şeymiş gibi ‘’12 yaşındaki kızları cinsel anlamda çekici buluyorum’’ cümlesini kuruyor. Ve en azından dürüst olduğu için kendiyle gurur duyuyor. Abime biri onun öyle bir şey olmadığını anlatabilir mi ya? Bunu twitterda yazsan bile “tweetini kaldır, şiddet içeriği” diyo sen pata küte dünyaya söylüyosun ya, iki dakika bir silkelenin kendinize gelin, bir su için sonra da suratınıza fışratın şu röportajları vermeden önce ya. Çekip çekip insan içine çıkıyorsunuz sonra böyle oluyor.

          Elio’nun 17 yaşında olmasına ve Oliver’ın 24 yaşında olmasına dikkat çekmek isterim. O kadar hesaplanmış yaşlar ki. 17 yasal olmayan ama sosyal anlamda sorgulanabilir bir yaş, 24 ise 17 için çok uzak değil ama hayatının bambaşka bir dönemini temsil eden ama hala genç bir yaş. Elio’nun cinsel saldırıyı, tecavüzü sürekli arzulaması kimlik arayışı ve suçluluk yüzünden değildi, yazar hayalindeki ‘‘çocuk’’ ne düşünsün istiyorsa onu yazdığı içindi. Sonunu okuduğunda göreceğiniz gibi Elio Oliver’ı kendine kurban seçmişti, babasının o yaz alacağı öğrencisi olması için dosyaları kurcalamıştı. Andre Bey çocuklar sizi arzulamıyor, yoldan çekiliniz.

         Bu kitaba filmiyle ulaştım, filmi her yerde görüp duyduktan ve bu kadar övgüye dayanamadıktan sonra izledim. İzlediğimde rahatsız olduğum kısımlar olsa da kitabı okuyana kadar batmamıştı. Vakit geçirmek için izlenebilir gibi yorumlar yaparak Instagram hesabıma gönderi olarak atmıştım. Elio’nun kendini ‘‘güya’’ bulmasıyla bağ kuran birkaç queer arkadaşım filmi beğenmediğim için dehşete düştüler. Bir tanesi kitabını okursam beğeneceğime dair yeminler etti ve filmi beğenmediğim için kitaba para vermek istemeyip ingilizce PDF’ini bulunca okudum. Ki bu noktada türkçesinde kitaptaki her şeyin olmadığını öğrendim, mesela bok meselesi…

         Kitabı okurken ve bitirdikten sonra çıldırıp kitaba olan bu saldırılarımı bana kitabı okutturan arkadaşıma da yaptım ve sürekli olarak kitabı savunuyordu. Bu yapımın ne kadar etkisi olduğunu anlatamam, çok büyük bir topluluk tarafından o kadar pembe bir perdeyle bakılıyor ki. Kitabı ya da filmi seven kime kötülesem haklı olduğumu anladıkları an dinleyip de kafalarındaki o mükemmel eşcinsel aşkı mahvetmek istemediler.  Kimseye zorla bir şeyleri anlatamayacağım için bir noktada çözümüm onlar için daha sağlıklı ve gerçek come out romanları aramak oldu. Yakında filmi çıkacak olan ve muhtemelen bu sayede Türkçeye çevrilecek olan My Policeman ya da My Policeman’a ön ayak olan ve türkçesi rahatça bulunabilir olan efsanevi Edward Morgan Forster’ın Maurice’i ya da Jeff Garvin’in ilk kitabı olan İnsanlık Belirtileri gibi. Ve hala araştırıyorum hala onları rahat ettirecek, güvende hissettirecek kitaplar arıyorum.

           Bana mı kaldı milletin fikrini değiştirmek gibi düşünebilirsiniz, neden uğraştığımı anlamıyor olabilirsiniz. Ama Alacakaranlık’a da gülünüp geçilmişti ve insanlar neden o kitabı sevdiklerini saklamak zorunda kaldılar. Bu süre zarfında da kitapla kopamayacakları zehirli bir bağ kurdular. Korkularını, aşklarını anlatamadıkları için metaforlara sığındılar. Beni Adınla Çağır kitabındaki cinsel saldırıların görmezden gelinmesinin kolay olmasını her gün dünyanın her yerinde cinsel saldırıları sürekli olarak yaşamaktan/duymaktan dolayı garipsememeye başlamaya bağlıyorum. Doğru olmayabilir. Filminin bu kadar sükse yapmasının sebebiyse oyuncuların ünü ve eşcinsel bir hikâye oluşu diye düşünüyorum. Zaten Oliver karakterine hayat veren Armie Hammer’ın yamyamlık fantezilerinin ortaya çıkmasından sonra filmin ayak öpme sahnesi benim için daha kötü bir hâl aldı çünkü bir arkadaşım, “O sahne doğaçlamaymış. Kesin yemek istediği için tuttu.” gibi bir yorum yaptı. Bu hamhamcılık haberiyle beraber film daha da ünlenip ilgi çekti tabii.

Sadece ülkedeki değil dünyadaki homofobinin ters bir etki yaratıp bu eserdeki sert, keskin hatlı, hardcore eşcinsel ilişkiye olan ilgiyi ve sevgiyi arttırdığını düşünüyorum. Saklanmanın hırsının böyle çıkarıldığını düşünüyorum. Filmde kitabı çok yumuşatmışlardı, yeterli miydi? Sanmıyorum ama ilk bakışta, asla olmamasına rağmen, basit bir come out hikayesi gibi gösterecek kadar yumuşatmışlardı. Yine de dünyanın ikinci bir Alacakaranlık vakasına hazır olduğunu düşünmüyorum.

İnsanları yalnız hissettirmemeliyiz diye düşünüyorum.  Ne bir eleştirmenim, ne sosyolog ne de kitap hakkında analiz yapıp gerçek veriler yapabilecek biri. Az çok sosyal hayatı olan 19 yaşında bir okurum, kitapların bana etkilerini biliyorum. Başkalarına etkilerini görüyorum. Kitapların neler yapabileceğini tahmin edebiliyorum.

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Ayşe OĞLAKÇIOĞLU DEMİR

1992 yılında KüTAHYA’NIN GEDİZ ilçesind...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan ÜNAL

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...