Balıkçı Rahmi 2. Bölüm

Hakan Kum derKi

BALIKÇI RAHMİ

 

2. BÖLÜM

 

Balıkçı dediniz, alkolik dediniz Meryem’i bana yar etmediniz. Balıkçıyım, gençlikte iki kadeh içmek adamı ne sarhoş eder ne de berduş. Biz Allah’tan korktuk, çiçeği dalından kopartmadık. Çiçek dalından koparılmayı ister mi hiç? Ama istedi! ‘‘O, nerede yeşereceğini, kiminle çağlalar tomurcuklar açacağını çok iyi biliyordu.’’ dediğimde Arif başını önüne eğmiş gözlerini benden kaçırarak gidiyordu. ‘‘Kaçma gel’’ diyecektim ki ‘‘boş ver onun da kardeşi’’ dedim içimden. Üç günlük dünyanın üçüncü gününde daha ne konuşalım, geçmişte olan olmuş dedim.

 

Mezarlıkta bir ben kalmıştım. Kenardaki kesilmiş ağacın yosun tutmuş kütüğüne oturdum Bak sarı Meryem’im en sonunda baş başa kaldık. Sana diyeceğim çok şey vardı. Hatta yüzüne okuyamadığım, sana yazdığım birçok şiir varken, kadere bak ki arkandan dua okumakmış nasip. Kalbim kanıyordu. Ellerimi açtım bir Fatiha okudum. Kar yağışı tipiye dönmüş rüzgârla birlikte yağan kar neredeyse nefes aldırmıyordu. Baktım Zilli soğuktan titriyor. Elimi uzattım, daha ‘‘gel bakalım kızım’’ diyemeden, garip o kadar üşümüş ki hemen koluma atladı. Kabanımın üst düğmesini açarak Zilli’yi kalbimin üzerine koydum. Zaten yerini biliyor. Meraklı kızım, kafasını hemen düğmenin altından çıkarak dışarıya bakacak, bakmazsa çatlar… Bak bakalım kızım bu dünyada görülecek ne var ki…  Mezarlıktan çıktım. Yavaş adımlarla çam ağaçlarının çevrelediği patika yoldan kayıkhaneye gelmiştim.

 

Derme çatma kulübeme girerken lastik çizmelerimi ve kabanın üzerine biriken karları silkeledim. Bir gün önce teneke sobama doldurduğum sandıkları da tutuşturup, üzerine alüminyum çaydanlığımı da koydum. Zilli zaten kafasına göre soba arkasındaki büyük mindere çoktan uzanmıştı. Ben de tahta koltuğumun altındaki teneke kutumu aldım. Hemen kapağını açarak hayat defterimi çıkardım. Ardından kara sayfaları aradım. Kara sayfaları bulunca hemen iki sayfanın arasına göz gezdirdim. Yıllar önce defterin sayfaları beyazdı. Keskin gözlerim sarı sırma saçları hemen buluyordu. Nüfus kâğıdı eskiyip gözlerim iyice bozulunca çareyi iki sayfayı da siyaha boyamakta buldum. Siyah defter yapraklarının üzerinde sarı saç tellerini daha rahat seçebiliyordum. Doktorun verdiği mercekleri de gözüme takmıştım. Kaybedeceğim diye ödüm kopuyordu. Evet, merceklerin yardımı ile siyah yapraklar arasında parlayan sarı sırma saçları buldum. Üçü de burada, Meryem’imin üç tel saçını sol avcuma aldım. Her günkünden biraz daha fazla sevdim. Meryem’i yaşarken görmüyordum. Her gün aynı saatte kayıkhaneye yolu uzatıp iki sokak ileriden geliyordum. Meryem’imin evinin önüne geldiğimde penceresinde tülün arkasından bana baktığını çok iyi biliyordum. Bunu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Meryem de beni çok seviyordu ama babası ve abisi onu dünyaya küstürdü.

 

Gelelim şu üç sarı sırma saç teline. Daha çocuğuz, yaş on beş. Aynı mahallede karşılıklı evlerde oturuyoruz. Aynı sınıftayız, teneffüs zili çalmış bahçeye çıkıyordum. Karatahtanın önünde yanıma geldi. ‘‘Rahmi, eniştem yok. Yarın sabah Yuşa’ya ablamın tezgâhına yardıma gideceğim. Gelir misin?’’ dediğinde heyecandan mı, utanmaktan mı bilmem ellerim avuçlarım ter… Yüzüm kıpkırmızı, kalbim duracak, nefes zaten yok… Kafamı salladım ve yanından kaçtım. Okuldan çıktım. Evdeyim. Bir heyecan, bir heyecan oturamıyorum. Rahmetli validem “oğlum otursana, ne oldu sana” diyor. Sadece duyuyorum ama ayaktayım. Gece oldu. Odamda lambamı kapattım hemen pencereye koştum. Baktım Meryem de odasının lambasını söndürdü. Hemen her gece böyle oluyordu. Tesadüf olamazdı, Meryem de sanki biraz bana yanıktı. Gece hiç uyuyamadım. Sabah oldu. Hemen dişlerimi fırçaladım. Saçlar biryantinli. Siyah takımları da çektim. Kırmızı kravat, yaka cebime kırmızı saten mendil, filinta gibi olmuştum. Babamın rugan ayakkabıları da ayağımda. Tam kapıdan çıkacaktım ki anneme yakalandım. “Oğlum hayırdır sabahın bu saati, nereye böyle? Bir bardak çay içseydin.” Ben yalan konuşmasını hiç beceremezdim, biraz telaşla “Anne, zaten çay sevmiyorum. Arkadaşlarla cumaya Yuşa Camii’ne gideceğiz de...’’ Rahmetli biraz şakacıydı, ‘‘Rahmi’’ dedi, ‘‘cuma namazı için biraz erken değil mi? Böyle takım elbise, kravat, mendil… Seni Sarıyer’e tavernaya gideceksin zannetmiştim.” dedi… Daha ‘‘Meryem’’ kelimesi iki dudağımın arasından çıkmamıştı ki, annem; “Rahmi oğlum, ben anneyim, biliyorum ne olduğunu. Ne yaşadığını bilmem için senin ceplerini, çöpünü karıştırmama gerek yok. Senin bakışlarından, konuşmandan sevdanı anlıyorum” dediğinde çok utanmış, başımı öne eğmiştim. Annem yanıma geldi. ‘‘Kaldır yüzünü yerden’’ dedi ve sarıldı. “Senin de Meryem’in de ahlakından şüphem yok. Oğlum, Beykoz küçük semt, Meryem’e de dikkat et dedikodu olmasın. Tabi ki sevdalanacaksın” dediğinde yaşlar annemin gözünden süzülüyordu.

 

Koşarak kapıdan çıktım, durağa gelmiştim. Meryem de durakta, elinde bir sepet... Beni gördü, gözünde güller çiçekler, bende de aynı... Hiç konuşmadan otobüse bindik. O ön tarafta oturuyordu. Ben otobüsün en arkasında ayaktaydım. Yuşa tepesine geldiğimizde otobüsten hemen indim. Deniz tarafında en uç noktadaki büyük çınarın altına oturdum. Bir süre sonra haziran sıcağı bastırdı. Denizden esen günbatısı neredeyse beni uyutacaktı. Arkamdan biri eliyle gözlerimi kapattı. Ürperdim. Ne oluyor derken Meryem’in sesi ile yerimden fırladım! “Meryem, bir gören olacak oturur musun” dediğimde  “haklısın Rahmi” dedi ve yanıma oturdu. Büyük çınar ağacının kalın gövdesi bizi güneşten ve insanlardan gizliyordu. Gelen geçen gemileri, şilepleri izlerken Meryem sepetindeki termostan bardaklara çay dolduruyordu. “Meryem, ben çay içmem zaten sevmiyorum” dediğimde çok şaşırmıştı. “Erkek adam hiç çay içmez mi? dediğinde ona çok kızmıştım. “Doldur doldur içeceğim dedim.” Hayatımda içtiğim en güzel çaydı. Böylesini hiç içmemiştim. Meryem, küçük narin elleriyle benim için çay demlemişti, belki de bu yüzden baldan tatlıydı. Rahmetli validem de, babaannem de, kahveci Ahmet abi de böyle çay yapamazdı. Evet, ben o gün önce Meryem’e, sonra çayına âşık olmuştum. O gün elimi tuttu. Denizi deryayı bıraktık uzun uzun birbirimize baktık. Termostaki çayın hepsini içtik. Başını omzuma yasladı. Zaman öyle çabuk akıp gitti ki Allah günah yazmasın cumayı da unuttum gitti.

 

Akşamüzeri son otobüse yetiştim. Meryem de ablasına uğradıktan sonra otobüse geldi. Birbirimizi hiç tanımıyormuşuz gibi yaparken zaten Beykoz’a gelmiştik. Meryem önümde, aramız mesafeli… Ben arkada eve çıktık. Eve girer girmez ceketimi askıya yerleştirdim. Tam ceketimi gardıroba koyarken ceketimin omzunda bu üç tel sırma saçı buldum. Elli senedir severim onları! Bu arada sobanın üzerinde çaydanlığın suyu kaynamıştı. Çayımı demledim. Küçük penceremden baktığımda kar yağışı da durmuştu. Dışarıya çıktım. Kapının önünde mis gibi, soğuk havaya karışmış denizin kokusunu ciğerlerime çektim. Bir anda başım döndü. Kulaklarım çınlamaya başladı. Sendeledim. Yavaşça masanın önündeki tahta iskemleye oturdum. Tevellütümüz eskidi artık. Tansiyonum yükselmiş olmalıydı, doktorun verdiği kırmızı beyaz tansiyon hapından içtim. Biraz sonra rahatlamıştım.

 

Çayımı doldurdum. Teknenin eski kapısından yaptığım kulübemin kapısı çaldı. İlyas usulca kapıyı araladı “gelebilir miyim Rahmi amca?” dedi. ‘‘Gel evladım’’ dedim. Kibar çocuktu. Ezik büyüdü garip. Babası buradaki en büyük teknenin kaptanıydı. Mert adamdı, kayaya yumruk atsa delecek kadar güçlü, kapılardan sığmayacak kadar iri bir adamdı. Bir anda hastalandı. On yıldır yatıyordu. Helal olsun, oğlu İlyas ve hanımına çok iyi bakıyorlardı. İlyas askerden yeni geldi. İşi gücü yok bana yardıma geliyordu. Üç beş balık veriyorum kalan balığı da satıyordum. ‘‘Genç çocuk gezmek ister’’ diyorum. Sattığım balık parasının yarısını da İlyas’a veriyordum. Geçtiğimiz gün babasını ziyaretimde öğrendim. Elinde avucunda ne varsa annesine veriyormuş. Karakterli düzgün bir delikanlıydı. İşsiz olması beni çok üzüyordu. Buralarda seviliriz vesselam. Nazımız da, sözümüz de geçer. Kundura fabrikasındaki ustabaşı ile konuştum. Bir sonra ki ay inşallah kundura fabrikasında işe başlayacak. Karşıma oturdu “evlat çay taze, içer misin?” dedim. ‘‘Yok Rahmi amca’’  dedi, sonra bir şeyler geveledi ağzında, anlamadım. Eve erken dönmesi gerekiyormuş, bir onu anladım. Dün mola ettiğimiz ağı toplamak için bana yardıma gelmiş. ‘‘Tamam’’ dedim.

 

Çayımı bitirmeden rıhtıma çıktık. Tekneye halatlarımızı aldık. Sahilden biraz açılınca ağın şamandırasını güverteye aldık. Bismillah diyerek ağı toplamaya başladık. Hiç konuşmuyorduk. Ağın üzerinde  balık görünmüyordu. Kocaman ağdan çıka çıka 4 büyük palamut çıktı. Çok şaşırtıcıydı. Balığın bol olduğu zamandı, her gün denizden elli altmış palamut alırken nedir bugün bu kısmetsizlik diye düşünüyordum. Bizde isyan yok, bu kadarına da şükür. Düşünceler içinde tekneyi sahile bağladık. İlyas tekneden atlar atlamaz “Rahmi amca sana kolay gelsin” dedikten sonra koşarak uzaklaşmaya başladı. Arkasından seslendim.

‘‘Evlat nereye, gel bakalım buraya.’’  

“ne oldu Rahmi amca?”

‘‘acelen nedir oğlum?’’

“babamı yıkayacağım da”

‘‘tamam da, saat daha üç… Al bakalım şu balıkları…’’

“Rahmi amca, zaten dört balık var.”

‘‘Al oğlum sen balıkları, o senin rızkın. Ben tek başınayım, bir şeyler ayarlarım’’ dediğimde İlyas birazda sıkılarak balıkları aldı. Giderken ‘‘selam söyle babana, annene. Unutma haftaya pazartesi kundura fabrikasına iş başı yapacaksın. Sen sabah sekizde orada bulun’’ diye seslendim. “Tamam Rahmi amca” dedi ve uzaklaştı. Usulca kalktım. Bende yukarıda hacı bakkala kadar çıktım. Dört yumurta aldım. Kulübemde yanan sobanın üzerinde tereyağında yumurtaları kırdım. Lezzeti padişahlara layık ama ağızda tat kalmadı ki! Bu sabah Meryem’im de  gitti. Biraz hüzün, biraz ekmek, doyduk çok şükür. Kızım Zilli’nin de kumanyasını hazırladım önüne bıraktım. Masamda bir bardak çay, elimde sigara, yüreğimde Meryem bakalım daha ne kadar gidecek…

 

***

 

 

Ben İlyas;

Evime döndüğümde annem getirdiğim palamutları köfte yaptı. Palamut köftelerini emaye tencereye dolduran annem, koridorda tencereyi elime tutuşturdu.  Koşarak kayıkhaneye geldim. Rahmi amcanın kapısı aralıktı. Kulübeye girdiğimde Rahmi amca koltuğun üzerinde uyuyordu. Köfteler soğumasın, sıcak sıcak yesin istediğimden uyanması için seslendim. Sesimi duymuyordu. Rahmi amcanın uykusu çok hafiftir sandalyede de uyuyabilirdi. En ufak seste uyanırdı. Uyandırmak için elimle omzundan silkelerken vücudunun buz gibi olduğunu hissettim. Çok telaşlanmıştım. Askerde öğrendiğim gibi boynundan kolundan nabzına baktım. Balıkçı Rahmi amca ölmüştü. Onun da dediği gibi balıklar bizim rızkımızdı… Vefatının ardından yatağının altındaki teneke kutusunu buldum. Kutunun içinde kalın bir defter ve bir miktar da parası vardı. Üzerinde hayat defteri yazan kalın deftere  hayatındaki acıları, mutlulukları sığdırmıştı. Son günlerini de böyle yazmıştı. Kedisi Zilli’den başka kimsesi yoktu. Zilli’nin durumu malum, kulübede Rahmi amcanın paltosunun yanından ayrılmıyordu. Bir haftadır da hiçbir şey yemiyor, suyunu da içmiyordu. Kulübesi ve küçük teknesi bana kaldı. Kahveye geldiğinde kahveci Ahmet’e tembihlemiş; eşyalarını, kıyafetlerini Beykoz da köpekleri ile gezen garip İsmail’e verdim. Hayat defterinin içindeki siyah yaprakları hiç açmadım. Vefatının ardından bir hafta sonra teneke kutusunu içindekilerle başucuna gömdüm. Meryem teyze ile birlikte, birbirlerini hiç tanımıyormuş gibi aynı mezarlıkta defnettik… Uzaktı ona hep yakınlar… Mekânı cennet olsun, iyi adamdı, güzel adamdı Balıkçı Rahmi…

 

 

‘‘sessizce doğdum kimse duymadı

ağlamadan yaşadım en ağır acıları

garip büyüdüm

gün geldi sevdim

söylemedim yâre sevdiğimi

sessizce sevdim kimse duymadı

ikindiydi

sessizce verdim son nefesimi

 

kimse duymadı…’’

 

 

 

 

S O N

 

 

 

Hakan Kum

İstanbul / 2017

 

 

Image

Ahmet ASLAN

Askerdeyken şiirler yazmaya başlayan Ahmet As...

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir ? 1976 yıl...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül Ekşioğlu

İstanbul’da doğdum, Pertevniyal Lisesi,...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. 35 sene...

Image

Canan Keleş

1989 yılında İstanbul’da doğdum. Lisans...

Image

Can ERSAL

Can Ersal İstanbul MSü Güzel Sanatlar Akadem...

Image

Caner GÖKÇEOĞLU

1979 yılı Ankara doğumlu, Eskişehir Osmang...

Image

Emine ÖZDEMİR

79 Düzce doğumluyum. Şu an Ankara'da yaşıyor...

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...