Küçük bir kuşu kandırmak

 

Özlem Kalkan Erenus derKi;

Küçük Bir Kuşu Kandırmak

 

Antik Çağ’ın efsanevi ressamları Zeuxis ve Parrhasius, hangisinin daha büyük bir sanatçı olduğunu kanıtlamak amacıyla meydan okurlar birbirlerine. Tarihin ilk ansiklopedisi olarak kabul edilen, Büyük Plinius’un Historia Naturalis’inden (Doğa Tarihi) öğrendiğimize göre; her ikisi de ustalıklarını göstermek üzere birer resim çizecek, yarışma gününe kadar diğerinin ne yaptığını görmeyecektir. Karar günü geldiğinde iki büyük ressam, bütün hünerlerini ortaya koyarak resimledikleri ahşap panelleri alarak kent meydanına gelir. Meydanı dolduran izleyiciler de en az yarışmacılar kadar heyecanlıdır. Resimleri örten perdelerin ardında kim bilir ne muhteşem güzellikler saklanmaktadır?    

Ağırbaşlı ve kendinden son derece emin görünen Zeuxis önce davranır; eserini gizleyen perdeyi gösterişli bir hareketle savurarak, bir hamlede açar. Alkışların çığlıklara karıştığı bir coşkuyla onurlandırılmayı ummaktadır, ama boşuna… Usta ressamdan büyüleyici bir başyapıt görmeyi bekleyen izleyiciler şaşkındır. Zeuxis panelin tam ortasına bir kâse üzüm resmetmiştir. Buğulu üzüm taneleri neredeyse gerçek gibi görünür görünmesine; ancak bu kadar usta bir ressamın, böylesine büyük bir iddia üzerine, neden basit bir meyve kâsesi yapmakla yetindiğine kimse bir anlam veremez. Meydanı derin bir sessizlik kaplamıştır. Ne diyeceğini bilemeyen kararsız kalabalık, çıt çıkarmadan ilk tepkiyi kimin vereceğini bekler. İşte tam o anda küçük bir kuş resme doğru hızla kanat çırpar ve izleyenlerin şaşkın bakışları arasında üzüm tanelerini gagalamaya başlar.

İzleyicilerin yerine karar veren küçük kuş, tarafsızlığından şüphe duyulamayacak bir seçim yapmış görünmektedir. Böylesine görkemli bir sunumu hayal bile etmemiş olan Zeuxis’in keyfine diyecek yoktur. Meydana yayılan alkış seslerinin dinmesini sabırla bekler ve zaferinden emin bir şekilde Parrhasius’a yaklaşırken, alçak gönüllü görünmeye çabalayarak, “şimdi sıra saygıdeğer meslektaşımın muhteşem eserini görmeye geldi” der. Sesi her zamankinden de gür çıkmaktadır: “Hünerli Parrhasius, göster bakalım perdenin arkasında ne var?” Parrhasius beklenmedik bir dinginlikle “hiçbir şey” demekle yetinir.

Hiçbir şey mi? İzleyicilerden yükselen uğultulu tepkileri bir elini havaya kaldırarak susturan Zeuxis, perdeyi açması için rakibine ısrar eder. “Yapamam, görmüyor musun?” der Parrhasius. “Benim resmim, işte bu perde!”

Bu kez resme gerçek bir dikkatle bakan Zeuxis’in yenilgiyi vakarla kabul etmesi sadece birkaç saniye sürer. Gözlerini tahta panelden izleyicilere doğru çevirir ve dimdik bir duruşla sonucu kendi ilan eder: “Şüphesiz ki, yarışmayı Parrhasisus kazandı! Ben sadece küçük bir kuşu kandırdım. Parrhasius ise beni kandırdı, yani büyük bir sanatçıyı…”

Sanatın gücünü, temsil ettiği gerçeklikle kurduğu yanılsama ilişkisinde bulan anlayışın en bilinen öykülerinden biridir, Zeuxis ve Parrhasius’un yarışı. Meselenin, gözü aldatmaktan ibaret olduğunu varsayan yaklaşıma alternatif bir açıklama sunan Jacques Lacan ise, Parrhasius’un gösterdiği perde temsilinin, gösterilenin ardında bulunduğu varsayılan ötekine duyulan merakı araç edindiğine dikkat çeker. Lacan’a göre, Zeuxis’in üzümleri mükemmel bir üslubun ürünü olmak zorunda değildir. Küçük bir kuşa yem olmaya aday bir üzüm, olabildiğince basit bir şekilde, göstergeye mümkün olan en yakın şekliyle resmedilmiş olmalıdır. Ancak iş bir insanı (hem de bir sanatçıyı) yanıltmaya gelince, gösterilen perde temsilinin ardında/ötesinde gizlenen, görmeyi arzu edeceği bir şey sunulduğu varsayımı öne çıkar.

Göz aldatmacasının zaferini ilan ettiği an, gördüğümüzü zannettiğimiz şeyin bir yanılsama olduğunu fark ettiğimiz andır aslında. Bakışımızın yer değiştirmesinden etkilenmeyen temsil, olduğu yerde durmaya devam ederken, biz farklı bir şey gördüğümüzün ayırdına varırız. Lacan, Platon’un resmin yarattığı yanılsamaya yönelik olumsuz tutumunu, göz aldanmasını fark edişimizle ortaya çıkan bu ayrılıkta bulur. Bu türden bir ayrılık ilişkisi içindeki resim, temsil ettiği şeyin görünüşüyle değil, bu kez Platon’un görünür olanın ötesinde ve ondan bağımsız bir varlığa sahip olduğuna işaret ettiği İdea ile yarışır. İdeaların varlık alanı ise yalnızca düşünürlere açık olduğundan, “görünüşü veren benim” diyen resim, Platon’un kendi etkinliğine rakip bir eylem olma potansiyeli taşır. Lacan’a göre, Platon resme bu nedenle karşı çıkar.[1]

Zeuxis ve Parrhasius’un yarışına dönecek olursak; Zeuxis’in perdesi, mükemmel olduğunu iddia ettiği bir temsili örterken, Parrhasius’un perdesinin gizlediği mükemmel bir temsilin var olmayışı onun başarısına dönüşür ve aklın gücünü de arkasına alarak kendi mükemmelliğini ilan eder.

Gelelim anlatının kandırılanlar boyutuna: Başlangıçta küçük bir kuşu kandırmakla övünen Zeuxis, kendisi gibi bir sanatçıyı kandıran Parrhasius’un üstünlüğünü kabul eder çaresiz. Kandırma meselesini bunların bir adım ötesine taşıyarak; kendi eseri olan yanılsamanın, sanatçının bizzat kendisini kandırarak, gerçek olduğuna inandıran heykelin öyküsünü hatırlayalım: Pygmalion ile Galatea’nın aşkını…

Ovidius’un Metamorphoses (Dönüşümler) adlı eserinde aktardığı hikâyeye göre; Kıbrıslı Pygmalion zamanının en usta heykeltıraşlarındandır. Kusurlu varlıklar olduğuna inandığı gerçek dünyanın kadınları yerine, fildişinden yonttuğu eşsiz parçaları toplayarak ideal bir kadın tasarlamaya koyulur. Teker teker özenle bir araya getirdiği parçalar öylesine mükemmel bir bütünde vücut bulur ki, yaşayan hiçbir kadın güzellikte onunla yarışamaz. Pygmalion kendi elinden çıkan cansız bedene, giderek artan bir şefkatle bağlanır. Atölyesine kapanan heykeltıraş, günler, aylar boyunca tüm zamanını onunla konuşarak geçirir. Dışarıya çıktığı zamanlarda ise, aklında bir tek o olduğundan; bir kadının hoşlanacağını düşündüğü, değerli yüzükler, midye kabuklarından rengârenk kolyeler, inci küpeler, ona olan aşkını ve bağlılığını gösteren bin bir renkli çiçekler getirir.

Gel zaman git zaman, en güzel kumaşlardan biçilmiş giysiler giydirdiği, eşsiz takılarla süslediği fildişi kadınla sadece konuşmak yetmez olur Pygmalion'a. Soğukluğuna aldırmadan ona sarılarak uyumak, boynuna dolanarak olabildiğince yakınında tutmak için geceleri de uzanır yanı başına. Fildişinden olduğunu unutup; elini el, kolunu kol sanır, incitmekten korkarak okşar kendi elleriyle yarattığı eşsiz güzelliği.

Küçük bir kuşu değil, sanatçı bir meslektaşını da değil, ta kendisini; kendi aklını, kendi duygularını, kendi bedenini kandırmıştır Pygmalion. Tanrılar bile kayıtsız kalamaz bu içten aldanışa ve Pygmalion’un adağına karşılık, Aphrodite[2] can bağışlar heykelin bedenine. Böylece Pygmalion’un eşsiz güzellikteki sevgilisi Galetea, bir anne ile bir babanın değil, kandırmanın çocuğu olarak, fildişi bir heykelden doğmuş olur.

Gerçekçi sanat, işte bu kandırma yetkinliği üzerine kurulmuştur. Sınırlarını zorlarken, önündeki engel, kendi doğasında gizlidir. Sanat, gerçekliği taklit ederken, sanatçının becerisini saklayabildiği ölçüde başarılı olur. Ovidius’un Metamorphoses’ın 10. kitabında vurguladığı da bu olmalıdır: “Öyle bir sanat ki, içindeki sanatı gizler.”[3] Yarattığı aldatmaca, kendi kendini silen bir silgi gibi, yeni bir gerçekliğe yer açar ve sanat öylesine kaybolur ki, geriye sadece bu yeni gerçeklik kalır. Öyle olmadığını bilseniz de, sizi gerçek olduğuna inandırır.

Artık sanat yapıtının kendi gerçekliği olan fildişinden bir heykeli ya da ahşap panel üzerindeki bir resmi değil, arzu ettiğiniz bir hayali görürsünüz onda: Lezzetli bir üzüm tanesini, bir şaheseri gizleyen keten bir perdeyi ya da dünya üzerindeki hiçbir kadına benzemeyen, eşsiz bir kadını. Yokluğuyla mükemmelliği yaratan, arzunun biricik nesnesini…

 

 

[1] Öteki’ne yönelik arzuyu temel alan bu incelemeyle ilgili detaylar için bknz: Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı, (çev. Nilüfer Erdem) Metis Yayınları, İstanbul, 2013, Bölüm: IX Tablo Nedir? ss. 113-127

[2] Pygmalion ve Galetea’nın öyküsünü M.S. 1. yüzyılda aktaran Latin Şair Ovidius olduğundan, Metamorphoses’da hikâyeye konu olan, Aphrodite yerine Venüs’ün gerçekleştirdiği bir mucizedir.

[3] İsmet Zeki Eyüboğlu’nun Türkçe çevirisinde (Dönüşümler, Payel Yayınları, 1994) bu dizeye yer verilmemiştir. Erenus’un çevirdiği dize: Ovidius, Metamorphoses, Book X, v.252 (İngilizce çevirisi: Anthony S. Kline, http://ovid.lib.virginia.edu/trans/Metamorph10.htm -erişim:27.07.2019)

Joachim von Sandart, Zeuxis, 1683

Joachim von Sandart, Zeuxis, 1683

Jean-Léon Gérome, Pygmalion and Galatea, yaklaşık 1890

Jean-Léon Gérome, Pygmalion and Galatea, yaklaşık 1890

Image

Ahmet ASLAN

Askerdeyken şiirler yazmaya başlayan Ahmet As...

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

1976 yılı İstanbul doğumludur. Akademik eğiti...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül Ekşioğlu

İstanbul’da doğdum, Pertevniyal Lisesi,...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. 35 sene...

Image

Canan Keleş

1989 yılında İstanbul’da doğdum. Lisans...

Image

Caner GÖKÇEOĞLU

1979 yılı Ankara doğumlu, Eskişehir Osmang...

Image

Emine ÖZDEMİR

79 Düzce doğumluyum. Şu an Ankara'da yaşıyor...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

1974 yılında Denizli’de doğmuştur. Li...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...

Image

Sedat DELİOĞLU

1979 yılında Tokat’ta doğdu. İnönü üniv...