Şiir Kliniği (3.Bölüm)

 

Şiir Kliniği’ndeki toplu tesadüf ölümlerinin sonu gelmiyordu. Tükeniyorlardı. Tüm tesadüfler klinikteydi. Ya ölüyorlar ya da ölenleri izliyorlardı. Tanrının bile idrak yolları tıkanmıştı sanki. Olup biteni seyrediyordu. Çekirdek çitleme sesleri duyulur, izleyici hafif gülümser. Ünlü – ünsüz tüm şiirler, tesadüfleri hayatta tutmak için seferber olmuşlardı. Şiirler tesadüfleri çok sevmekteydi.

 

Adamla kadını tanıştıran tesadüfler, yıllar içinde büyüyerek ve artarak bir tesadüfler festivaline dönüşmüştü. İkisi de tesadüflerini seviyor ve sahip çıkıyorlardı. Şimdi toplu tesadüf ölümlerinin önüne geçememekteler. Süratle sıradanlaşmaktalar. Acı çekmekteler. Onları hayatta tutacak hiç bir şey kalmayacaktı yakında. Mutsuzlukları çok can sıkıcı bir hal almıştı. İzleyici de sıkılmıştı. Adım adım intihara sürüklendikleri çok belliydi. İntihar olasılığı bile heyecan vermiyordu artık.

 

Adam gemide, güneşin güvertesinde. Turuncu ve gri bulutlar görüyor onu. Kamera bulutlardan başlıyor taramaya, aşağı iniyor ve gün batımı ışığında beliren adamın uzun gölgesini gösteriyor. Adamın düşünceli hali gölgesinden bile anlaşılıyor. Adam, şiire tutunmaya çalışıyor. Tutunduğu şiirlerin ortasından güneş batıyor. Adamı şiirler anlıyor. Adam şiirleri seviyor, bir de kadını… Şiirler kümesiyle, tesadüfler kümesinin kesiştiği küçük alanı kurşun kalemiyle tarayarak kadının ismini veriyor. Adam kadını ilk gördüğünde onda bir gezegen keşfetmişti. Yıllarca o gezegende hayat belirtisi aramış, sonunda (bir tesadüf sonucu da olsa) hayat bulmuştu. Ancak çok geçmeden kendini kaybetmişti.

 

Kadın, yalnızlığının terasında. Soğuk. Soğuktan, sigara dumanı gibi çıkıyor nefesi ağzından. Hiçliğin ortasına üflüyor içindekini. İçindeki, dışındaki hiçliğe değer katıyor. Bunun farkında olmaması renginde bir güzellik var bu akşamüstü kadının üzerinde. İkindi şiirinin okunup okunmadığını sordu. Yalnızlığı cevap vermedi. Teras, soruyu anlamadı. Kadının aslında ‘‘her şeyi fazlasıyla anlamak’’  [***] isimli bir hastalığı vardı. Yıllarca tedavi olmayı reddetti. Yalnızlığı, hastalığı ve peş peşe gelen tesadüf ölümleri… Müşkül şarkılar yükselir. Tempolu, can yakıcı. Kamera bu olumsuzlukları ekrana taşır, 30-40 saniye kadar film şeridi gibi geçerler... Kadın; seviyor, sevgili olamıyor. Geceleri şarkılar çalıyor, hırsız olamıyor. Çalar saatleri hiç çalmıyor ama. Vakit öldürüyor, katil olamıyor. Tüm kitaplarının canına okuyor. Kadın, hep uzakta olan adamı seviyor. Bir de hastalığını… Herkesten ve her şeyden vazgeçmişti. En sonunda da kendisinden…

 

Kadınla adamın arasındaki tek fark saat farkıydı. Adam bir kıtanın en batısında, kadın başka bir kıtanın en doğusundaydı. Kadın 3 saat ilerideydi. Yan yana olsalar bile kadın hep adamın ilerisindeydi. Hatta adam bir şiirinde şöyle yazmıştı kadına; ‘‘sana yetişme endişesi olmasa içimde, tek bir satır bile okumazdım.’’ Kadınla adam, bir şiirin ayrı kıtalarında şimdi. Kameranın önünden şiir sayfaları, sararmış yapraklar uçuşuyor. İzleyici mutsuz sona hazırlanıyor. İntihar bulutları sarmış gökyüzünü. Kamera bulutların hareketini hızlı çekimde gösterir. Zamanın yaklaştığı hissi verilir.

 

Adam geminin güvertesinde. Kadın evinin terasında. İkisi de aynı gökyüzüne bakıyorlar. Aynı kitabı okur gibi… Kamera bir adamı bir kadını gösterirken, tok, orta yaşlı, doyurucu ve güven verici bir tonda dış ses başlar konuşmaya; ‘‘Aynı kitabı okuyan iki insanın, kimsenin anlamayacağı ortak bir dili konuştuğu varsayımından hareketle; birbirlerine kitap okuyan iki insanın düşündüklerinin ve konuştuklarının diğer insanlar tarafından anlaşılma ihtimali var mıdır?’’ Dış sesin sorduğu soru filmin sonunda intihar bekleyen ve sıkılan izleyiciyi silkeler! İzleyicinin camdan vazo gibi kırılıp dağılan dikkatini, dış ses yapıştırır ancak yine de su sızar çatlaklarından. Yeniden dış sesi duyarız; ‘‘tesadüf diye bir şey var mıdır?’’ izleyici cevabı düşünmeye fırsat bulamadan dış ses devam eder; ‘‘Elbette vardır. Tesadüfü yaratan, insanı yaratan mıdır? Yoksa insan mıdır tesadüfü yaratan?’’ Kamera kadını gösterir. Evinin terasında gökyüzüne bakarken bir yıldız seçtiğini görürüz. Kamera adama geçer, adamın da geminin güvertesinde aynı yıldıza baktığını görürüz. Her ikisinde de gözlerinde pırıltılı bir gülümseme belirir. Bu tesadüfü onlar hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdir ancak izleyici yeni bir tesadüfün filizlendiğine şahitlik eder. Ekran bulanıklaşıp hemen netleşmeye başlar. Şiir Kliniği’ni gösterir. Koridorlarda kimse yok. Sessizlik. Dağınık ve boş sedyeler. Işıklar açık. Giriş kapısının üstündeki florasan lamba düzensiz aralıklarla yanıp yanıp sönmekte. Klinik, sanki terk edilmiş şehir gibi. Kamera etrafı detaylıca tarar. Bazı izleyicilerin aklına Çernobil gelir. Onlar daha fazla duygusallaşırlar.

Kimi çok direnmiş, kimi hemen teslim olmuştur ancak sonuçta tüm tesadüfler ölmüştür. Ağır bir ölüm kokusu alınır. Soğuk. Karanlığı duyarız. Sessizliği görürüz…

 

 Devam edecek…

 

[***] Hey şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır / Dostoyevski

   

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Ayşe OĞLAKÇIOĞLU DEMİR

1992 yılında KüTAHYA’NIN GEDİZ ilçesind...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan ÜNAL

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...