Bahçede

 

Başını kaldırdı. Karşı duvarın üzerini boydan boya kaplayan sarmaşığın arasında bir kıpırtı. Uğraştı, göremedi. Minik kıpırtı eşelendi durdu bir zaman. Ona zarar vermeyeceğini anlamış yine de inanamıyormuş gibi ürkek, temkinli kanat çırpışlarıyla uçuverdi. “Rahat bırakıyorum seni bak, ne yaparsan yap serçecik,” dedi.

Bahçe duvarının arkasında mahallenin çocukları çığlık çığlığa oyun derdindeydi. Bu hengâmeye eşlik eden bir kamyonetin sesi uzaklardan homurdanarak gelmiş, gürültünün en heybetlisini ona bırakmış, yok olmuştu. Oturduğu sandalyeye biraz daha yerleşti, yüzünü buruşturdu. Ne gerek var şimdi böyle sevimsiz bir sese, der gibi baktı. Kimse görmedi bu tepkiyi. Birinin görmesini, aman sen de, ne kadar nazlı oldun son günlerde, bir kamyon gürültüsüne bile katlanamıyorsun, demesini ne çok isterdi.

Sabah serinliğinde pazarın yolunu tutmuş, pastırma sıcağına kalmamak için mi, içindeki heyecanı bastırmak için mi bilinmez erkenden alışverişini tamamlamıştı. “Üç tanesi beş lira olur sana,” demişti satıcı. Pazar arabasını peşinden sürüklemiş, “Sana,” deyişini beğenmediğinden canım kerevizleri tezgâhta bırakmış, hırsla uzaklaşmıştı. Kereviz pişirmek zorunda mıyım canım, ne olacak. Oysa ne de lezzetli olurdu bu mevsimde. Hem diri hem kokuluydu. Soyar, limonlu suya yatırır, evi süpürüp silerken apak bekletirdi işte. Sonra göbeklerini ince bir zar misali oyar, beyaz tenli bir tazenin memeleri gibi duran çanaklara ince ince doğradığı, maydanoza buladığı sebzeleri serpiverirdi. Bir de ayva dilimlerdi üzerine, yarım portakal suyuyla mis gibi kokuturdu mutfağı. Terbiyesi olmadan ateşi kapamak olmazdı tabii.  Vejetaryen olduğunu söylemişlerdi. Kereviz sever mi acaba? Sormak olmaz şimdi, ne o öyle hevesliler gibi. Bu saçma düşünceyi kovdu aklından. Dayanamadı, az ilerideki tezgâhtan daha az beğendiği üç iri taneyi atıverdi arabasına.

Geçen ay beş çayına baskın yapmıştı komşuları, meğer ikna turlarıymış her kafadan bir ses çıkınca itiraz edecek olmuştu, “Sevdiye Hanım, bir düşün istersen. Acele bir ağaçtır, meyvesi pişmanlık,” diye lafı gediğine koymuşlar, bin bir düşünceyle kendi haline bırakmışlardı. “Söyledim size,” dese de, “Sen bir gör,” nasihatiyle sonunda sözü aldılar ağzından. Bir görsündü, ne olacaktı ki, hemen nikâha gün alacak değillerdi ya.  Amma velakin bu yaştan sonra yakışacak mıydı hiç. Önce bu fikre alıştırmıştı kendini, ne dolulara koymuştu telaşlarını da almamıştı. Çocuklar, akrabalar, herkese bir cevap yazmıştı aklınca. Akşamları iki kişilik hayal etmişti sofrasını, aynasının önüne oturduğunu, saçlarını fırçaladığını, dolabın sol kanadını ona ayırdığını, sıcaklarda kolsuz geceliğine serinlerde sabahlığının eşlik ettiğini. Sakin, oturaklı bir bey demişlerdi, öğretmen emeklisiymiş, gezmeyi çok severmiş, saçları ağarsa da bir tel dökülmemiş. Eski jönlere benzediğini söylediler, e kendisi de güzel kadındı halen, öyle diyorlardı işte. Küçük yaşta evlenmenin meyvesiydi şimdi babaanne olmak.

Hafta başı Arap sabunuyla iyice ovmuştu tahtaları, hoşlanmasa da o plastik eldivenleri geçirmişti ellerine. Hep kahveyi sunacağı anı düşünüyor, kırışık, çatlak ellerle karşısına çıkmak istemiyordu. Kolalı dantelleri kaç zamandır konsolun altındaki çekmecede duruyordu. Bahanem oldu, daha sık kullansam diyordum, bembeyaz işlemeleri var ne güzel, şimdi tam sırası, diye geçirmişti içinden, konsolun üzerine sermişti bir akşam.

Öyle böyle gün gelip çatmış, şimdi eli eteğine dolaşır vaziyette yanında bir dolu pazar arabasıyla şu bahçede çakılı kalmıştı, Ayaklarımda derman yok, az soluklanayım, doğru mutfağa. Neredeyse üç yıl olacaktı Servet Bey öleli. “İki yetişkin oğlun var dert etme,” deseler de umutsuzluğunu içine gömmüştü, dediği gibi de çıkmıştı. Küçüğe önceleri evlilik telaşı, balayı derken karışmadım, bu sene de bebek heyecanı sardı, altıncı aya girmiş gelin, şimdi mi söylenir. Yoğunlar tabii benimki de laf, o kadar söylediler gel yanımıza diye. Doğuma az kalmış, dışarılarda çok gezmese iyi olurmuş. Gitmeyin demiştim hâlbuki şimdi yabancı memleketlerde çocuk mu bakılır. İklimi zor, ne işiniz var Allah’ın unuttuğu Norveç’lerde.  Ilık rüzgârlar, akşam güneşi nerede. Bir tarhana yapsam göndermesi bile dert. Gerçi gerek yok dedi ama bir yolunu bulurum niyetim var. Sadık Abiler gidecekti bu ay, götürür mü, şu işi bir atlatayım telefon açar sorarım. İki ay kalacaklarmış kızlarının yanında. Sonradan görme karısı gözüme sokar gibi soruverdi ya istesem şimdiye kadar vize alırmışım, niye beklemişim. Henüz pasaportum yok benim diyecek oldum, daha beter havalandı, zevzek işte. “İnsan hiç merak etmez mi çocuğunu, sen de ne geniş kadınsın,”  demez mi. Öyle bilsinler.

Ayaklarım biraz toprağa bassın, ya nem kaparsa ağrıdan uyutmaz şimdi olsun, vücut elektriği böyle atıyormuş. Eskiden topraktan kaçardık, çaydan, fındıktan, ya şimdi. Kalsaydım ya oralarda, ömür biter iş bitmez, gecesi gündüzüne katılır insanın da gözü görmez. Artık aramayacağım büyük oğlanı. “Anne,” demişti kısık sesle, son geldiklerinde. “Sen gene bak durumuna, gelir birkaç gün bizde de kalırsın, bak babam toprak oldu, senin de defterinde ne yazıyor bilinmez.” Biraz kıpırdanmıştım yerimde, huzursuzlandığımı görmezden gelmiş, “Kırmak için söylemiyorum, hayat bu, sen niye umutlanıyorsun ki Norveç’e gitmek için,” diye çıkışmıştı. “Torunlar da birkaç gün - ikinci söyleyişiydi bu gün meselesini - haşır neşir olurlar seninle fena mı, adet, gelenek bilirler.” Hep böyleydi, iyi niyetli ama lafını sözünü bilmez. Deseydim ya o zaman keşke, ameliyat zamanı sığabildim mi oğlum evine diye, bende de yüz yok işte. Nereden bilecek, olanı olmadı yapar yanındaki soğuk nevale. Hep iyi davranmaya çalışır ama çalıştığıyla kalır. Bakışlarıyla yedi bitirdi bizi o dönem,  kırk günü kırk bir yaptırmadı.

Epey oyalandı bahçede, teri üzerinde soğumuştu, toparlanayım düşüncesiyle davrandı. Telefon çalıyormuş gibi geldi kulağına, sokak kapısına kadar koşsam soluk soluğa kalacağım. Oğlanlar arar mı ki bu saatte. Dinledi, neyse değilmiş, Nevriye Ablanınmış, boşu boşuna yüreğim hop ediyor. Zilleri o kadar benziyor ki her seferinde mi aldanır insan. “Her seferinde aldanır,” dedi gülümseyerek.

İçeri gireli, işini bitireli bir kahve içimlik zaman geçmişti ki kapısı tıkladı. Mutfağı henüz yerleştirdim aman ha düşüncesiyle kapıya adımladı. Açtı, Nevriye Abla. İstemsiz “Hayırdır Nevriye Abla” sözleri dökülüverdi dudaklarından.

“Sevdiye,” dedi kadın. “Canım bak.”

Anlamsız bakıştılar bir müddet, gülmekle sormak arasında bocaladı durdu o kısacık anda, ellerini önlüğüne sildi, firketelerden birini düzeltti, bekledi.

 “Hamit Bey, diyecektim. Aradı az evvel, şey dedi. Beklenmedik bir işi çıkmış. Mecburen yani.”

“Ee abla,”

“Erken arayamamış, pek mahcup.”

“Ya, olsun konuşur, başka zamana bırakırız.”

“Bırakırız tabi ama gene de. Öyle işte. Aman hadsiz bunlar be, hem de en afilisinden, çocuklarıyla yeni konuşmuş, mırın kırın hesabı. Ne halt aramaya bunca zaman oyaladın diyecektim, dilimin ucuna kadar geldi.”

Gülümsedi, “Neyse ablacığım, sen üzülme, arada kaldın, yordum seni de. Kısmetten fazlası olmazmış, hadi akşama uğrarım kahveye, konuşuruz.”

Kapıyı örttü.

Salondaki koltuğa geçti. İsli, başıboş tozlar uçuştu güneşin vurduğu boşluklarda. Masa örtüsünü, bir köşeye dizdiği tabakları, kristal su bardaklarını topladı, camı araladı, her zamanki gibi televizyonun düğmesine dokundu,  mutfağa geçti.

Tezgâha çıkardığı malzemeleri dolaba yerleştirirken, çok da almışım hay Allah, yedi lira az para mı bu devirde, sözleri dökülüverdi dudaklarından.  Akşam serinliği başlardı birazdan. Şalını nereye bıraktığını hatırlamaya çalıştı.

İki dolma biberi bir taşım kaynatırım, şöyle salçalı, yanına çoban salata tamam işte, hem zaman da geçer.

 

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Ayşe OĞLAKÇIOĞLU DEMİR

1992 yılında KüTAHYA’NIN GEDİZ ilçesind...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan ÜNAL

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...