Bulutlu bir gökyüzü… Sanki az sonra toprağa değecek bir grilik.
Yatağından çıkıp güne karışmakla, yorganın altında bir ömür geçirmek arasında gidip geliyordu Sinan. Uzun boylu, hani rüzgâr çıksa uçuşacak incelikte bedenini, koyu siyah saçları ve o siyahlıkla kahverengi gözleri arasına mesafe koyan geniş alnıyla gömdüğü yastıktan kaldırıp, kambur bedenini soğuk başucu terliklerine emanet etti. Gözlerine çarptığı su kendine getirmese de güne başlama umuduydu. Hızlıca giyindi, yıllardır yapmadığı kahvaltıyı yine es geçerek kendisini işe yetiştirecek dolmuşa doğru koşar adım yola koyuldu. Kaçırmaktan endişe ettiği dolmuşa yetişip, sisli yollardaki tek yoldaşı, vazgeçilmez endişesiyle bedenini küçültüp, bir köşede varmak istediği durağı bekledi. Sıkı giyinmesine rağmen içi titreyerek ulaştı ineceği yere. Kalabalıkları sevmese de, insan seline kapılıp yürüdü, ruhuna çöken sis boyunca. Lobiye girdi, kartını okutup, kata çıkıncaya kadar gözleri yarı kapalı bildiği adımları takip etti. Masasında kendine ait kapsama alanına girince gün başlardı onun için. İşini çok sevmese, kendine gelmesi daha uzun sürebilirdi. Kahvesinin o dumanlı kokusuyla ilk yudumunu alıp, işine dört elle sarılırdı. Her şeyi unutarak, sonrasını düşünmeden yaşamayı seçeli kaç zaman olmuştu? Tercihleri miydi olduğu adamı yaratan, yoksa hayatla kaçak dövüşmesinin bir sonucu muydu Sinan? Düşünceler yerleşmeden kovalardı hemen kapıdan.
Hayatı boyunca yaptığı planlar tutmamış, plan yapmadığında ise her şey eline yüzüne bulaşmıştı. Mutsuz sayılmazdı ama mutluluk da bir mücevherdi onun için. Yalnız olmaktan kaçtıkça evlenememiş, tek başına yaşamaya mahkûm etmişti kendini. Hep hesaplı kitaplı yaşamış, ayağını yorganından da kısa tutmuş, aldığı ama kullanmadığı arabası dışında hiç boyunu aşan bir harcaması olmamıştı. Zaman içinde yalnızlık ona güvensizliği öğretmişti, insanlardan kaçar olmuştu. Ne zaman yolunu kaybettiğini, hayatını tüketen girdaba tutulduğunu düşünmeyi bile bırakalı çok olmuştu.
Sinan korkularına teslim olduğu anı hatırlasa kafasını sudan çıkartıp nefes alacaktı. Ama korkuları hayatını zapt ettiğinden beri beslediği duygular grileşmişti; her mevsimi sonbahar tadında yaşamaya başlamıştı.
Çalan telefonla birden kendine geldi. Arayan Genel Müdürdü Aziz beydi. Gövdesinin üstü geniş, kaslı, bacakları ise gövdesine göre ince, her daim şık giyimli, bakımlı ve Kaf dağlarını yaratmış edasıyla herkese tepeden bakan Aziz Bey Sinan’ı odasına çağırıyordu. Sesini her duyduğunda, odasına her gidişinde korkularına bir yenisini ekleyen Sinan, ofis içindeki kısa yürüyüşü saatlerce sürmüşçesine nefesini düzenlemeye çalışarak Aziz beyin kapısını çaldı ve sessizce içeri girdi. İtalyan deriden yapılmış özel tasarım koltuğunda bacak bacak üstüne atmış, elindeki dosyalara bakan Aziz Bey kafasını bile kaldırmadan direk dosyalarla ilgili bir şeyler sormaya başladı. Uygun bir mesafede ayakta duran Sinan, soruları elindeki not defterine yazmaya çalışırken Aziz Bey koltuğunda bir dev, Sinan uzun boyuna rağmen ayakta küçücük; birkaç dakika boyunca tek taraflı oyun sahnesini paylaştılar. Sinan soruları dinledi, bildiklerini titrek ve kendinden emin olmayan sesiyle, çıkmakla çıkmamak arasında kararsız bir tonda cevapladı. Azar işitmeden odadan çıktığına şükrederek yavaş yavaş ama koşar adım odadan çıktı. Kendisinden yaşça küçük olmasına rağmen Aziz beyin bu ulaşılmaz tavrına çoktan alışmış olsa da, gıptayla bakmakla, içindeki kızgınlığı beslemek arasında gidip geliyordu.
Sinan odadan çıktıktan sonra Aziz masasına geçip iç geçirdi. Etiler’de güzel bir evi, pahalı bir arabası, sayısını unuttuğu kulüp üyelikleri, eşi ve iki çocuğuyla mutluluğa yetecek her şeyi olmasına rağmen neden hala tamamlanmış hissetmediğini düşündü. Onun için insanlar çok değerli ve hatta gerekli bile değillerdi.
Arkadaş diyeceği onlarca kişiye, kendini olan haddinden fazla özgüvenine ve tüm varlığını narsist bir tutkuyla sevmesine rağmen, içinde derinlerde tanımlayamadığı bir boşluk vardı. Beyoğlu’nun sokaklarında kaybolup, beş kuruşa döner ekmek yediği öğrencilik yıllarından itibaren basamakları çok hızlı tırmanmış ama maddi anlamda yükseldikçe manevi değerlerini göz ardı ederek yaşam amacını kaybetmişti. Aziz, kibrinin büyülü dünyasında aslını unutmuştu; ne kadar hatırlamak istese de yapay renklerin süslediği tahtından yansımasını göremiyordu.
Sinan az önceki stresli konuşmadan sıyrılıp işine dönebilmek için bir fincan kahve daha almak üzere mutfağa uğradığında ofisin neşesi, her daim güler yüzüyle ve enerjisiyle hem işini iyi yapan hem de ona çoğu zaman dertlerini bile unutturan Sevgi hanımla karşılaştı. Sinan’a göre İstanbul’un en lezzetli çayını yapan, bol köpüklü kahvelerin, tertemiz bardakların ve mis kokulu mutfağın görevlisiydi Sevgi hanım. Hafif kilolu, omuzlarına dökülen boyasız saçları, düztaban ayakkabıları ve iki renkli elbisesiyle her duruma karşı olumlu bakmayı bilen kadın, kimseyi yargılamadan, kimse hakkında olumsuz düşünmeden, hayatı severek yaşadığını ve şükürde olduğunu her haliyle belli eden edasıyla sımsıcak bir merhaba diyerek güzel kokulu taptaze bir fincan kahve koydu. Sinan’ın hatırını sorduktan sonra, küçük mahallesinde kurulan pazardan bahsederek el emeği yeni ürünlerini gösterdi. Mutfaktan elinde kahve fincanıyla çıktığında Sinan sabah yaşadığı stresi unutmuş, güne yeniden başlama enerjisiyle kutsanmıştı.
Sevgi hanım başına gelen her iyi ve kötünün kendisi için olduğuna inanarak, hayatla mücadele etmeden, ihtiyacı olana koşmanın hazzını yaşayıp, var olanın kıymetini bilerek mutlu olmayı seçmişti. Bu seçim kolay olmamıştı elbet. Rahim kanseri olup, gözyaşları içinde neden ben diye düşündüğü gecelerin sabahında, kaç kez vazgeçmişti mücadeleden. Hayatta kalma mücadelesine, kocasıyla çok istemelerine rağmen çocuk sahibi olamayacakları gerçeği de eklenince, kapısında ejderha bekleyen zindanlara düşürmüştü tüm hayallerini. Duayla Yaradan’a sığınarak önce tekrardan emeklemeye başlamıştı hayatın içinde. Sonra verilen ikinci yaşam hediyesine sahip çıkıp, maneviyatını saf sevgide toplamak için mahallesinde yarı çamur, yarı taş yollarda oynayan çocuklara sahip çıkarak, vakit buldukça kimsesiz çocuk yurtlarını ziyaret etmiş, iyileşme gayretiyle hayata devam etmeye karar vermişti. İstanbul’da kimi kimseleri yoktu, tüm aile Hatay’ın bir köyünde yaşıyordu ama ona önce mahalledeki ve yurttaki çocuklar, sonra kocası ve çok severek çalışmaya başladığı işyeri onun ayağa dimdik kalkmasına vesile olmuştu. Artık dertlenmek yoktu, dertliye merhem olmak için kendi acılarından yola çıkıp yakaladığı manevi gücü paylaşıyor, ruhu beslendikçe nefes aldığı her anın kıymetini daha iyi biliyor ve yetebildiği kadar sevgi dağıtmaya çalışıyordu.
Muhasebe bölümünün bel kemiği olan Sinan çoktan masasına geçmiş, rakamlara gömülmüştü. Cep telefonunun sesiyle ürperene kadar sayılardan kurulu yarattığı Dünyasında gayet mutluydu. İçine daldığı evrakların dağınıklığında telefonunu zar zor bulup açtı. Arayan babasıydı. Annesi yine ocağı açık unutmuş ve bir çaydanlık daha heba olmuştu. Onca ilaca rağmen Annesinin alzaymırı çok hızlı ilerliyor ve bazı günler Sinan’ı bile tanımıyordu. Orman Müdürlüğünde yıllarca hizmet verip, il il dolaşarak en sonunda İstanbul’da emekli olan babası, ancak geçinebildikleri emekli maaşıyla bakıcı da tutamayacakları için Sinan’a dertleniyordu. Sayıların içinde tam kendine gelmişken yine korkuları benliğini ele geçirmiş halde babasına 'çaresine bakarız' bile diyemeden telefonu kapattı. Üzerinde hiç düşünmeden kendini tekrar işe gömerek unutmayı seçti. Ne zaman çıkmazda kalsa ya uykuya sığınır ya da daha fazla çalışırdı. Sevgi Aziz beyin bol köpüklü, şekersiz, duble kahvesini yapıp tam istediği saatte götürmek için kapısını çalarak gel sesine doğru usulca odaya süzüldü. Her zamanki güler yüzüyle kahvesini masasına bırakıp, yüzüne bile bakmayan Aziz beye kolay gelsin efendim diyerek parmaklarının ucunda odadan çıktı. İçinden Aziz beyin mutsuz haline iç geçirse de iyi olması için duasını ederek mutfağına geri döndü. Kahve kokusu odayı kaplayıncaya kadar Aziz, Sevgi’nin girip çıktığını bile fark etmediğini anladı. Kafasında hala Osman beyle sabahın köründe yaptığı konuşma vardı. Osman Bey, Türkiye’de maden arama izni olan çoğunlukla yabancı şirketlerin çalışmalarına danışmanlık yapan firmalarının sahibi, aynı zamanda üniversitede öğrencilik yıllarında tanışıp evlendikleri sevgili eşinin babasıydı. Hatay'ın İskenderun ilçesinde maden ocağı ve kırma eleme tesisi yapılması için hükümetten direk izin alarak kendilerinin de bu işe girmesi konusunda Aziz’e direktif vermişti. Fizibilite, proje ve organizasyon için danışmanlık yapmak başka, maden çıkarma işine girmek başkaydı. İşin hamallığına niye bulaşıyoruz ki diye düşünüyordu Aziz. Bu konuda itiraz edip karşı çıkacak olsa da Osman Bey her zamanki kararlı tavrıyla ve egosuyla Aziz’e konuşma fırsatı vermemişti. Aziz telefonu kaldırdı, asistanını arayıp istemeyerek de olsa Ankara’da bakanlıkla toplantı ayarlaması için gerekli organizasyonu yapması talimatını verdi. Sonra biraz da bu işin üzerinde yarattığı ağırlıktan kurtulmak için akşam katılacağı dernek yemeğinin konuşma metnini gözden geçirmek üzere bilgisayarını açtı.
Mesai saati bitip ofis yavaş yavaş boşalmaya başladığında, kalabalığa karışacak olmanın tanıdık huzursuzluğuyla Sinan da çantasını toplamak için doğruldu. Üstelik işten çıkınca annesine uğrayıp, bütün gün kaçtığı durumla yüzleşmesi gerekiyordu. Metroya doğru çantasını sımsıkı kavrayıp Beyoğlu’nun insanlardan oluşan akıntısına kendini bıraktığında onca ışığa rağmen karanlığı duyuyordu.
Aziz tekrar gücünü toplamak ve Osman beye karşı yaşadığı sessizliğin aciziyetinden kurtulmak için kendine çeki düzen verdi, özel üretim İtalyan parfümünü sıkarak yavaş adımlarla akşamki etkinlikte boy gösterip kendine gelebileceği ümidiyle asansöre doğru yürüdü.
Sevgi herkes çıktıktan sonra ortalıkta kalanları toparlayıp, önce metroyla Mecidiyeköy, oradan metrobüsle Avcılara, evine doğru yola koyulacaktı. Bir şirkette şoför olarak çalışan kocasından önce evine varıp, sofrayı hazırlamak; sonrasında da ev işleriyle uğraşması gerekse de sağlıkla geçirdiği her günün şükründe keyifle kalabalığa karıştı. Sinan Babasını, kendisinin de destek olup, Annesi için bir bakıcı tutma konusunda ikna etmiş ve birini bulmak için yardım isteyebileceği tek kişi olan Sevgi hanımla birlikte araştırmaya başlamıştı. Güvenebilecek ve bu konuda tecrübeli birini bulmak sandığı kadar da kolay değildi. Bir Pazartesi sabahı telefonunun o hayattan bezdiren alarmı çalmaya başladığında Sinan uyuyalı daha 3-4 saat olmuştu. Bütün gece korkuları, annesinin durumuyla ilgili bir haftadır babasıyla ve Sevgi hanımla çıkmaz yollarda sonlanan çözüm yolculukları, yalnızlığının verdiği derin sessizlik uykularını kovalamıştı. Hayattan zevk almadan, gölgelerinin onu takip edip önünü keseceğini düşünerek yaşamaktan sıkılsa da, dertlerinin üstünü örtercesine kalkıp yorganından sıyrıldı. Ofise ulaştığında çekmece sesleri, bilgisayarların açılma tınılarına eşlik ederken sıradan bir gün olmayacağı belliymiş gibi bu sesler dışında ofiste tanımsız ve yansımasız bir sessizliğin hâkim olduğunu fark etti.
Aziz beyin asistanı saat 10:00’da teknik personel ve mali işlerin katılacağı bir toplantı olacağı bilgisini verdiğinde bile kimseden ses çıkmamıştı. Sinan, küçük siyah defterini ve emektar kalemini alıp toplantı odasında çok görünür olmayan bir noktada yerini aldı. Saat 10:00 olarak organize edilen toplantı her zamanki gibi Aziz beyin 15 dk gecikmesiyle 10:15’de başlayabildi. Çünkü Aziz Bey herkes toplanıp, bir süre beklettikten sonra toplantıya dâhil olmayı, yöneticiliğin gereği olarak kibir defterine yazmıştı. Aziz bey, bu hafta içinde bakanlıkla yaptığı görüşmeler neticesinde Hatay İskenderun’da maden arama izni aldıklarını, bölgede maden çıkarma işine girmek için gerekli olan organizasyon yenileme, genişletme ve bu işe uygun olarak şirketin atyapısal eksiklerini tamamlaması gerektiğinden bahsederek toplantıyı başlattı. İnsan kaynakları, Muhasebe ve Teknik Müdür gerekli çalışmaları hazırlayarak bir hafta içinde raporlarını tamamlayarak Aziz beyle paylaşacaktı. Teknik personel, saha çalışmaları ve yerinde tespitler için hemen bölgeye gideceklerdi. Bugüne kadar danışmanlık yaparak işin dokümantasyon boyutuna hâkim olan ekipte bir şaşkınlık hâkim olsa da her zamanki gibi hiç ses çıkmadı. Anlaşıldı, hemen efendim dışında bir geri bildirim yapılmadan biten toplantının ardından, sabahtan beri sonbahar sükûnetinde olan ofiste yapraklar uçuşmaya, sarı renk kızılla atışmaya, pencereler kapalı olsa da içeride değişik kuvvette rüzgârlar hissedilmeye başlamıştı.
Nasıl olurdu efendim, maden ocağı işletmekten ne anlardı bu şirket, nerede, ne verimlilikte, hangi madenlerin olduğunu bilmek ve bu konuda bilgi vermek başka o madeni gidip çıkartmak, satmak bambaşka işlerdi. Hem Aziz beyin bahsettiği bölge bir doğa harikasıydı. Orada doğayı katlederek çalışma yapmak isteyecek hangi müşterileri olsa rapora olumsuz görüş bildirirlerdi. Maden işletmecisi olup bir de kendi bilgi, birikim ve etik değerlerine ters bir işletmeci olarak mı başlayacaklardı bu işe. Olmazdı, olamazdı ama bunu Aziz beye kim söyleyecekti. Herkes birbirine baktı ve ihale üzerine kalmasın diye hızlıca birbirlerine sırtlarını dönüp masalarına döndüler. Tekrar sabahki sessizliği kuşanıp herkes kendi dünyasında kayboldu.
Sevgi ofisteki gelişmeleri hep en son öğrenendi. Şirketin yaptığı işlerle çok ilgilenmese de ve maden ocağı işletmeciliği ne demek bilmese de konunun onda yarattığı etki bambaşkaydı. Maden işletmeciliği için çalışılması planlanan bölge Sevgi’nin köyünün hemen üstündeydi.
Meşenin çam kokusuna eşlik ettiği, duvaksız gelinciklerin rüzgârda dans ettiği, zeytinin şahitliğinde baykuşların bilgelik aktardığı, yaban böğürtlenine boyalı ellerin düğün yeri saydığı yaylalarda tozlu kara bulutların hükümdarlığında toprak katman katman sökülüp yerin üstü de altıyla birlikte yok mu edilecekti? Hayata sımsıkı tutunmayı seçmiş, her şerden bir hayır çıkarmayı zor yollardan da olsa öğrendiğine inanmış Sevgi bile uzun zaman sonra ilk kez donuk bir ifadeyle Sinan’ın yanına geldi. Gerçek miydi bu konuşulanlar? Yoksa yine Aziz beyin oyun alanlarından, geçici heveslerinden biri mi? Herkesin isteksiz de olsa harıl harıl çalışma telaşını ve Sinan’ın yere düşmüş bakışlarını görünce olayın ciddiyetini kavradı. Sinan beyim dedi "oralar yüz yıllardır doğanın hükümdarlığında. Yaban hayatı İnsana ilişmeden yaşar gider sessizce. Biz İnsanoğlu ne zamandan beri kötülüğümüze olan işleri hayal eder olduk? Bir gelseniz, görseniz dört mevsimin her renginden manzaralar, her sesinden melodiler duyarsınız orada." Sinan ne yapsındı ki? Umutsuz korkularının hapsinde, daha kötüyü buyur etmekten başka elinden ne gelirdi? Sevgi, umutsuzca ve göz pınarları dolu dolu mutfağına tekrar geçti. Eşini arayıp ağlamadan anlatmak için mücadele ederek olanı biteni hızlıca içinden akıttı. Eşi de pür dikkat dinledi ama "sizin şirket yapmasa illa birileri yapacak" dedi önce. "Birileri gelecek ciğerlerimizi tek tek sökecek. Daha çok para için, doyumsuz hadsizliğiyle onun olmayanı kırıp döküp alacak. Dünyanın düzeni böyle." Güzeli çoğaltmak varken, karanlığa sığınan, Dünya malına özenerek yaşamı katleden anlayışı bir türlü anlayamıyordu Sevgi; " yok" dedi, "olmaz, gerçek olamaz."
Hemen köydeki Annesini arayıp hal hatır sorar gibi ağzını aradı. Kötü haber tez yayılırmış, köydekiler bölgede yapılacaklardan haberdar olmuş. Toplaşıp hemen muhtara gitmişler. Muhtar bölgeye yatırım gelecek, iş imkânı olacak diye onları ikna etmek için bin bir dereden su getirse de, saatlerce dil dökse de fayda etmemiş. Köy ahalisi “Yaptırmayacağız, gerekirse iş makinalarının önüne yatacağız, kurdu kuşu, ağacı böceği, bize emanet edilenleri ezdirmeyeceğiz” diye söz birliği etmişler. Annesi kararlı ama sinirli bir şekilde olanları anlatınca Sevgi de o kötülüğü yapacakların kendi çalıştığı şirket olduğundan bahsetmeden “bir çaresi bulunur elbet” diyerek telefonu kapattı.
Hayat önümüze seçenekler sunar. Yol belli olsa da neden o yolu seçtiğimizi anlamaktır gayemiz. Sevgi karakterine uymasa da hızlı düşünüp kararını vermişti. Gidecek konuşacaktı Aziz beyle. Yapmayın, etmeyin diyecekti. Sizin de çocuklarınız var, bu gökyüzü hepimizin, cana can katmak varken ne diye yıkıp yok edelim ki? Gözlerinin buğusunu silip, üstünü başını toparladı. Aziz beyin odasının kapısına ilk kez elinde tepsisi olmadan geldi. Usulca çalıp kapısını, bu sefer buyur edişini beklemeden girdi içeri. Aziz bey masasında, bilgisayarı kapalı uzaklara bakarken çevirip kafasını ilk kez gelenin yüzüne baktı.
Sevgi konuşmaya başladığında Aziz Bey önce şaşırdı. Ama Sevgi o kadar kararlı başlamıştı ki konuşmaya merakından pür dikkat dinlemekten kendini alı koyamadı. “O kazıp, yok edeceğiniz yer bir sürü canın mabedidir” dedi Sevgi. “Etmeyin, kıymayın, vazgeçin, hep beraber karşı duralım” diye devam etti. Tepelerden başlayıp dört mevsim akan derenin saflığını, ağaç gölgelerinin huzurunu, akşamları doğanın sesine eşlik eden yıldız yağmurlarını, ay ışığını gözlere yansıtan gecenin güzelliğini, hayatın acabasız, korkusuz, sualsiz herkesi kucaklayan asıl halini masal anlatır gibi anlattı.
Aziz bey bir kaç kez araya girmeye teşebbüs ettiyse de içinde bir yerlerde özlediği bir güç sesinin önüne set çekti. Sevgi; “Daha fazlasına ihtiyacımız yok, var olanı doğanın yaptığı gibi paylaşarak yaşarsak hepimize yeter” diyerek son cümlesini Aziz beyin vicdanına bıraktı ve geldiği kararlılıkla odadan ayrıldı.
O gün, ofis patırtı gürültü olmadan, bir matem havasında evlere doğru yola koyulmak üzere toplanmışken, Sevgi elinde istifa dilekçesi, artık şirkette çalışamayacağını, köyüne dönüp, hayata karşı borcunu ödeme vakti geldiğini söyleyerek herkesten helallik istedi. Zaten karışık olan duyguları yapbozun parçaları misali ortalığa sererek hiç birine değmeden kendini Beyoğlu’nun yalnızlık çeken kalabalığına bıraktı. Sevgi’nin arkasından tam koşacakken çalmıştı Sinan’ın cep telefonu. Hem de çalmasından korktuğu melodiyle. Arayan babasıydı. Annesini kaybetmişlerdi. Birden fenalaşmış, ambulansla hastaneye yetişseler de, kurtaramamışlardı. Kalbi yaşadığı aciziyeti reddetmiş ve aniden durmuştu. Tam Annesinin istediği gibi aslında. Kimseye muhtaç olmadan, kendini bile unutmanın arifesinde, apansız ruhuna geri dönmüştü. Sinan biriktirdiği ne kadar gözyaşı varsa Beyoğlu’nun her bir kaldırım taşına bırakarak, bu kez kalabalıktan korkmadan metroya kadar yürüdü.
Şişli Camisi avlusu, tanıdık yüzlerle tanımadık yüzlerin meraklı bakışları altında musalla taşında yatan hanımefendi Ayten hanımın na’şını uğurlamak için toplanmış kişilerin, kısa bir süreliğine de olsa hayatı sorgulayan hallerine tanıklık ediyordu. Sinan ve babası Mehmet Efendi baş sağlığı taziyelerini kabul ettikleri köşeden arada bir musalla taşına bakıp, ellerindeki mendillerde istemsiz dökülen gözyaşlarını saklıyorlardı. Aziz bey gelmemişti ama gösterişli büyük bir çelenkle oradaydı. Bazı iş arkadaşları dışında çoğu mahalleli ve cami cemaatinden oluşan kalabalıkla beraber son görevlerini yerine getirip, Ayten hanımın bedenini toprağa emanet ettikten sonra baba evindeki kasvetli geceyi ertesi günün hesabını yapmadan dualarla geçiren Sinan sabah Babasıyla uzun zaman sonra ilk kez sımsıkı sarılarak elini öpüp evden çıktı. Sokağına geldiğinde önce arabasının üzerinde aylardır duran örtüyü kaldırıp, kucaklayıp evine çıktı. Küçük bir valizin tozunu alıp içini az bir eşyayla doldurdu. Tek bildiği artık hayattan kaçarak yaşamak istemediğiydi.
Sevgi, kuş sesleri ile güne erken başladığında, birkaç hafta önce ikiletmeden İstanbul’u bırakıp kendisiyle köye dönme isteğine karşı çıkmadan gelen kocasının nefes alışverişini izledi bir süre. Ne kadar şükretse azdı. Aza kanaat ederek, hayatı paylaştığı ve andan keyif aldığı, özlediği yere geri dönmüştü. Hem de en sevdiğiyle. Bağda bahçede çalışacak, ne ekerlerse onu biçerek huzurla yaşayacaklardı. Bir de maden çalışmalarının önünü kestiler mi tamamdı. İskenderun dışından çevrecilerin ve okumuş insanların da desteğiyle dernek kurmuşlar ve olaya sahip çıkan bir kaç avukatla hem yasal hem sosyal her türlü haklarını savunmak için mücadeleye girişmişlerdi. Köyün çıkışındaki bir alanda jandarma, nöbetleşe bekleyen köylüler, çevre gönüllüleri, yerel ve ulusal bazı basın mensupları, firmanın özel güvenliği hep beraber bekleşiyorlardı. “Yaşam taşa kurban edilemez”, “Havama, suyuma, toprağıma, ağacıma, hayvanıma, yaşamıma dokunma”, “Bu dağlar geçilmez, maden tozu çekilmez” diyen rengarenk pankartlar köylülerin yeni nakışlarıydı. Olay başladığından beri köylerinin yerini, adını, hatta varlığını bile bilmeyen milletvekilleri, başkanlar, büyük siyasiler gelmişti. Tabii aynı anda iş makinaları, işçi koğuşları da sahaya gelmişti.
Ama Sevgi’yi en çok şaşırtan bir iki günlüğüne uğradım diyerek ansızın çıkagelen Sinan olmuştu. Annesinin cenazesinden sonra Sinan’ın da istifa ettiğini öğrenmişti. Ama İstanbul’da yaşadığı kiralık evi boşaltıp, yıllarca istiflediği ne kadar eşya varsa ya ihtiyacı olanlara vererek uzun zamandır kullanmadığı arabasıyla bunca yolu gelmiş olması inanılmazdı. Aslında Sinan’ın uyanışının ilk sebebi Annesinin eşyalarını toplarken bulduğu defterin sonlarına doğru rastladığı “İyileşmek istiyorsan önce kendini seveceksin, karanlığın seni hapsettiği yerden çıkacak, ben bunu istiyorum diyeceksin” cümleleriydi. Hayat yolculuğunun ne çok çıkmaz sokağı, ne çok han kapısı, ne çok paydaşı vardı. Defterdeki yazıları, şiirleri okudukça kalbine örülü duvarda pencereler açılmıştı. Korku dediğimiz bir kaçıştı aslında. Önceleri belki sadece fırtınalı denizlerden kaçıp sığındığımız bir liman. Sonra hep fırtına varmışçasına sıkışıp bir limana, sakinliğini kaçırdığımız okyanusların sesine hasret geçirdiğimiz anlar. Farkındalığımız azaldıkça, önce gündüz ve gece anlamını yitiriyordu. Sonra her bir eylemimiz, sonra sözümüz, sonra özümüz… Böyle eksilerek, zincirliyorduk kalanımızı, korkular ve takıntılar hapishanesine. Sinan da önce okuduklarından bildiği şeyleri hatırlayarak fark etmeye, sonra da fark ettiklerini hale döndürerek tekrar yaşamaya başlamayı seçmişti. Hem de en sevdiğinin ölümünün hemen ardından, hem de onun el vermesiyle yine… Hayat tam da buydu… Özünde sevgi oldukça, hayal etmek de fark etmek de daha kolaydı. Bir iki günlüğüne deyip geldiği köyde bir haftadır keyifle kalması ve maden eylemlerinin koordinasyonunu yürüten akil kişilerden biri olması da bu seçiminin bir sonucuydu.
Eyleme katılan kişi sayısı arttıkça bazen içlerinde büyükçe bir umut “yapamayacaklar, yaşamı yok edemeyecekler, izin vermeyeceğiz” diyordu. Bazen gelen devasa makinaların veya Ankara’dan gelen bir haberin yanında dağlar, tepeler bile küçülüyordu. Acaba insanlar zaman geçtikçe, bir sabah ansızın yaşama sahip çıkmayı bırakıp, televizyonlarda birçok kez gördüğümüz gibi yeşili kahverengi toprağa, oradan da gri taşlara mı boyayacaklardı. Yaşam denen düzenden, büyük bir parça ısıran bir canavarın bıraktığı eksiklikle yaşanır mıydı hiç? Umut ve endişe iç içe geçmişken uzaklardan tozu dumana katarak uzadıkça uzayan siyah bir araba geldi. Sevgi tanımıştı hemen arabayı. Aziz beyin arabasıydı bu. Ama bu sefer şoförü yerine Aziz Bey kullanıyordu arabayı. Arabadan indi, pantolonunu şöyle bir düzeltip, arka koltuktan ceketini ve bir dosya alıp yavaş hareketlerle kapıyı kapattı. İlk defa acelesi olmadan, bir yere yetişme zorunluluğu olmadan her bir hareketinin keyfini çıkarıyordu sanki. Köylü homurdanmaya ve söylenmeye başlamıştı ki Sevgi ve Sinan araya girip durun hele bir, biz tanıyorum bu beyi, konuşalım anlayalım niye gelmiş diye çıkıştılar.
Aziz bey “Selamın aleyküm” deyip, elini başına götürerek köylüleri selamladığında Sevgi ve Sinan bir gariplik olduğunu anladı. Aziz bey kaf dağından inmiş, herkesin gözlerinin içine doğru bakarak yaklaşıyordu. Omuzları dimdik, edası yerinde ama bir başka ruh haliyle, gözleri pırıl pırıl “Merhaba Sevgi hanım” dedi. “Anlatacaklarım var size”. Köy meydanında altı masalı çay ocağında, beş on kişi yaşlıca bir ağacın altına yerleştiler. Plastik tabaklı çay bardaklarında çaylar geldi. Aziz bey elindeki dosyayı Sevgi hanıma uzatıp, şirket olarak burada kiraladıkları alanda hiç bir şart altında ne firmalarının ne de başka birinin maden araması da, çalışması da yapamayacağı şekilde bir taahhütname hazırladıklarını ve bunu ilgili kurumlara sunduklarını anlattı. Sinan ve Sevgi Aziz beyin ciddiyetle konuşmasının etkisiyle dona kalsalar da, “bitti bu iş cana can oldunuz” demesiyle kendilerine geldiler.
Ellerinde tuttukları dosyanın buradaki tüm canlılar için özgürlük demek olduğunu ve bu sefer yaşamın kazandığını idrak ettikleri anda bir gürültü koptu ki meydanda, köyün ilk gelinine düğün hazırlıkları başlamışçasına davul zurnalar inletti dört bir yanı. Aziz bey, teşekkürler beyim tebriklerine, uzatılan ellere, kucaklaşmalara hiç set koymadan tek tek köylülerle helalleşip, yanında Sevgi ve Sinan’la arabaya kadar zor zahmet yürüdü. Arabanın kapısını açıp binmeden önce, Sevgi hanım teşekkürler dedi. “Çok derinlerde uzun zaman nefessiz kalmışım, bir labirentte duvarsız kalmışım, varlık içinde yoklukta kalmışım, gölgelerimin karanlığında kalmışım. Beni kendimle buluşturdunuz, şimdi yeniden emekleyerek yola koyuldum sayenizde. Gerçi şirketteki yetkimle yaptığım son hamle bu oldu. Osman Bey ve dolayısıyla meğerse hiç hayat arkadaşım olmamış sevgili kızı, eşimle de yollarımız ayrıldı. Bu da bu hayattaki diyetim sanırım. Sadece çocuklarım ve tekrar emeklemeyi öğrenmeye başlayan kendim kaldık. Ama ilk defa bu kadar hafif, huzurlu ve göçebe kuşların özgürlüğüne sahibim. Bir sahil kasabasına yerleşip vaktimi iyi şeylere, değer bilen yerlere, değeri hak eden kişilere, bir de kendime ve çocuklara adayacağım. Su üstüne çıkıp nefes almanın kıymetiyle ölçülü yaşayacağım. Ne zaman neye ihtiyacınız olursa lütfen arayın, tekrar teşekkürler” diyerek Sevgi hanıma ve sonra Sinan’a sarıldı. Arabasına binip, bu sefer tozu dumana katmadan, bir kelebek misali uzaklaştı.
Zaten hayatın asıl sahibi, tüm güzelliklerine ve eşsiz renklerine rağmen kibirden, bir günlük ömürlerine rağmen korkudan uzak yaşayan kelebekler değil miydi?
Orçun Oğlakçıoğlu