Mutlu uyandığım sabahlardan biriydi. Şehrin kasvetli koşuşturmasını bir anlık kararla bitireli iki yıl olmuştu. Büyük binaların küçük odalarına sığdırılan ve adına “yaşamı devam ettirebilmek için” denilen havanın bedenime ve ruhuma zarar verdiğini gördüğümde hiç düşünmeden uzaklaşmıştım o çalışma biçiminden. Mesela güneşin doğuşu ve gün batımları bizim olmalıydı. İşten çıkıp bedenin iflas etme eşiğine gelerek süründüğü bir otobüs yolculuğunda cama yansıyan gün ışığından koparamazdık. İnsan ruhunu aşağılayan, “hep daha çok” anlayışıyla emeğinden yararlandığı insanları parası peşinde koşturan bilgisiz insanlarla da çoğu zaman yürümüyordu hayat. Ben de doğru bir zamanda özümdeki ben’ e kavuşmak için bırakmıştım o dünyayı…
Evime iki sokak uzaklıktaki caddede yürürken bir dernek görmüştüm. Kitap okumak üzerine kurulan bu derneğin mavi zemin üzerinde beyaz harflerle “Kelime Keşfi Derneği” yazılı tabelası dikkatimi çekmişti. Bu derneğe üye olmam birkaç dakikamı almıştı ve hala üyesiyim. Çok değişik karakterlerden oluşan bir okuma grubum var. Onlardaki okuma sevgisini sizin de görmenizi isterdim…
Son görüşmemizin üzerinden bir ay geçti. Bu ay, Fyodor Dostoyevski’nin “İnsancıklar” kitabını okumak üzere anlaşmıştık. Telefonumuzdaki sohbet grubumuzda ara sıra konuştuk fakat büyüsünün bozulmasını istemediğim için buluşmamıza saklayalım diyerek herkesin heyecan seviyesini artırdım. Beklenen gün gelmişti. Birbirinden güzel insanlarla bir araya gelip kitap konuşacaktık. Bu nasıl bir duygu biliyor musunuz?
Her zorlukta sığınacak bir yerinizin olduğundan emin olmanız gibi…
Saat 14.00 te herkes derneğin bahçesindeydi:
“Hoş geldiniz. Her buluşmamızı heyecanla, merakla bekliyorum. Bir kitabın her birinizde yarattığı binbir çeşit duyguyu merak ediyorum. Ama bugün, çok başka bir konuyu konuşmak istiyorum. Hepiniz okuduğunuz satırlardan bir dünya yaratıp geldiniz, biliyorum. Ama bugün, özünüzdeki dünyadan bir cevap almak için; ‘Yaşamın Anlamı Nedir?’ diye sormak istiyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu. Bunu hiç beklemiyorlardı. Kiminin yüzünde soru işaretleri kimin de ise şaşkınlık vardı…
“Huzur” 1 dedi, yuvarlak bir masanın bana en yakın sandalyesinde oturan adam. Grubun en sessizlerinden biri olmasına rağmen en çok kitap okuyanı da oydu. Tesadüf cümlesi yoktu; hepsi yerli yerindeydi, konuştuğu dilin bütün özelliklerine uygundu, bu dilin hakkını vererek konuşan biriydi. Sessizliğinin sebebini kelime biriktirmesi olarak görüyordum. O kelimeleri anlatacak, anlayacak insanları bulmak zordu. Gözünün ardındaki dünyada duygu fırtınaları koptuğunu düşünüyordum. Duruşu, güçlülüktü. Okuduğu kitaplar hakkında konuşurken hem aklını hem de yüreğini koyuyordu masaya. İnandığım güzel insanlığın eşiti olarak var olmuştu.
Onun karşısında oturan, görünüşü kişiliğini yansıtan zarif bir kadındı;
“Yaşamın bir anlamı yoktur, anlamı olan yaşam ancak kendini bilen, iradesini ortaya koyabilen ve özgür bireylerin kendinin yazacağı bir şeydir.”2 dedi.
Kendine tamamlanan kadınlarla gurur duyuyordum. Attığı her adım, söylediği her söz kocaman bir hayatı da taşıyordu. Giyim tarzı modern şıklığı tarif ediyor, gülümsemesi de onun tamamlayıcı aksesuarı oluyordu. Düşündüğü her şeyi olanca özgürlüğüyle söyleyen, yazan biriydi. Aramızda eşsiz bir bağ vardı. İnsan enerjisine inanır mısınız bilmem ama inanmayanı da o ikna ederdi zaten. İnsan emeği, saygı listesinin ilk sırasında yer alıyordu. Sanatla ilişiği sadece okumak ve yazmak değildi. Aynı zamanda renk terbiyecisiydi de.
Onun yanında oturan adam bir tıp hekimiydi ve ;
“ Dinginlik” 3 diye cevap verdi. Ondan bu cevabı duymak beni şaşırtmadı. Asıl dinginlik onun var oluşuyla başlamıştı bana göre. Mesleğinden miydi yoksa karakteri onu bu mesleğe mi sürüklemişti bilmiyorum ama çok ağırbaşlı, dinlemeyi seven, saygılı biriydi. Sabrı karşısında şaşırıyordum. Bazen benim dayanamayıp konuşmak istediğim konularda bile her davranışıyla eşit bir saygıya ve sessizliğe sahipti. Bunca zeki insan arasında kitap konuşuyor olmak en büyük şansımdı.
Sağ tarafımda oturan adamdan;
“Havuç” 4 cevabı geldi ve “Havuç mu” diyerek gülüşenler oldu. Kısa bir sessizlikten sonra; Evet! Havuç, dedi. Anton Çehov’a yaşamın anlamı nedir diye sormuşlar. “Bir havucun anlamı ne ise yaşamın anlamı da odur,” demiş… Bu açıklamadan sonra herkes kendi içinde onayladı durumu. Duruşunu seviyordum. Attığı her adım kaliteliydi. Fikirleri çağlıyordu. Hiç tanımadığı insanlarla dolu bir ortama girdikten en fazla onbeş dakika sonra sohbet başlıyordu. Sözleri, büyüydü.
Sonra, sırayla;
Gülümsemenin ve çiçeklerin dilinden anlayan, zarif, narin bir kadından “Nefes”5 cevabı geldi. Bunu söylerken de gülümsüyordu. Üstelik gözlerine aydınlık bir dünya sığdırmıştı. Işık saçıyordu.
“Umut”6 dedi, bütün renklerle cümleler yazan kadın. Onun sesinden yeryüzüne yayılan kelimelerin renkleri vardı, bir de hayvanlarla kurduğu derin bağ. Hayvanlar ayak izinden tanıyordu onu. Bazen yüreğinin düz ovalarında koşturan bir arkadaştım ve derin mutluluklarımı saklardım o güzel yüreğine.
Bu cevabı sadece o söylememişti. Kelime dünyasında yaşayan, bütün sakinliğini, mutluluğunu, heyecanını kitap arasında saklayan adam da “Umut” 7 dedi. Bir de en içten şarkılara sığınıyordu, kalabalık insan kirliliğinden.
Hemen yanında oturan bir başka güleryüzlü adam da “Umut”8 demişti. Bu insanları ortak bir duyguda birleştiren anlamlılığı seviyordum. Yaşamı güzelliklere eşitleyenler arasından hüzne bağlayan çıkacak mı diye merak ederken;
“Anlamsızlık”9 dedi bir adam. Ses tonundan bilinmezlik de yayıldı havaya. Belki hayatın akışının tekdüze olduğuna inanıyordur diye düşündüm. Her sabah uyanıp hepimize dayatılan zorluklarla gittiği bir işi, o işin gergin bir havası vardır.
Sevmeyi çok sevdiğinden emin olduğum bir kadın beni şaşırtmayarak “Sevgi” 10 cevabını verdi. Öyle temiz, büyüleyici bir gülüşü vardı ki ona baktıkça karşılaşmamızdaki mucizeleri yakalıyordum.
Kapıdan içeri girdiğinde dikkatleri üzerine çeken adam da “Sevgi”11 dedi. Karizmasının yanında muhteşem anları ölümsüzleştirdiği bir hobisi de vardı. Hayatı, şehirleri, insanları seven iki adam daha “Sevgi” 12,13 dediler.
Şiirlere tutkun bir adam “Heyecan”14 dedi.
Aramızdaki en genç adam “Var olmak” 15 diye cevapladı. Ne güzel düşünmüştü. Müzikle sıkı bir bağı vardı. Bir enstrümanın hikayesini ondan dinleme şansını yakalamıştım.
Yeryüzünün enerji kaynağı çocuklarla iç içe vakit geçiren bir doktorun, yürekten tüm canlılığıyla “Hissetmek” 16 demesi yadırganamazdı sanıyorum. Söylediği kelimenin olanca huzurunu yüzünde de taşıyordu.
Entelektüel, sıradışı, farklı olmayı seven ve buna insanları alıştırmış bir adamın şiir dolu aklından “Yolculuk” 17 cevabının söylenmesi kimseyi şaşırtmamıştı. Yolda olmayı, yola çıkmayı, gitmeyi, dönmeyi ya da mutluluk bulduğu yerde kalmayı benimsemişti. Kalemi kuvvetliydi.
Sanatla eşit adımlar atan bir adam “Çelişki” 18 diyerek herkesi düşündürdü.
Güzel insan denildiğinde sevdiklerinin onu söylediğinden emin olduğum bir adam
“ Mucizelere inanmak” 19 dedi.
Aramızda hayatın güzel olan bir an’ını bile kaçırmayan bir adam vardı. Ruhunun çocuksu tarafına, yetişkinliğinin kaliteli oluşuna denk gelmiştim. Dans ediyor, felsefeyle ilgileniyor, harika kitaplar okuyor ve rengini yitirenlere eşit derecede dostluğuyla çare oluyordu. “Hayatın bir varmış bir yokmuş duvarları arasındaki amansız ve anlamsız koşuşturmadır.”20 Cevabı hakkındaki düşüncelerimi onaylıyordu.
Kırılgan bir ses “Özlemek” 21 dedi sonra. Hepimizin yüreğinin derininde bir yerde duran özlemimiz hissettirdi kendini. Çok saygılı, kırılgan, sevgi dolu bir adamdı. Şarkıları, şiirleri vardı. Özlemini gidermezdi ama biliyorum, az da olsa hafifletiyordu yükünü.
Müzikte hayatı keşfeden bir adam da “Mutluluk”22 demişti. Cesaret bulduğu anlarda kaleme sarılan, cümlelerle bağı kuvvetli olan biriydi. Hem şarkılardan hem de kitaplardan çoğu kişinin farketmediği anılar yakalıyordu…
Bir sorunun peşine takılabilecek en anlamlı, en düşündüren, çeşitlilikle dolu cevaplara ulaşmanın mutluluğunu yaşamıştım. Biz – kitap sayfalarında düşüncelerimizi, hayallerimizi bırakan yürekli insanlar- bir araya gelip konuştuğumuzda her zorluk çözülüyordu. Havanın taşıdığı kasvet dağılıp yerini mutlu hayallerle dolu bir aydınlığa bırakıyordu. Bütün bu cevapların sonrasında çokça konuştuk elbet. “İnsancıklar” kitabını da kelime kelime inceledik ve geriye şu güzellikte bir anı kaldı:
(Kitap Alıntıları : Fyodor Dostoyevski – İnsancıklar