Postacı Selim ağabey, yokuşun bitiminde iki yöne ayrılan yoldan soldaki sokağa doğru yürüdü. Her hafta çarşamba günü adanın bütün postalarını büyük bir özveriyle dağıtır, herkes işini ne kadar sevdiğini konuşurdu. Kapı önlerinde oturan teyzelerin elini öpmeden işine devam etmezdi. Yine öyle bir gündü. Ben ise, odamın penceresinde beklediğim anlaşılmasın diye perdenin arkasından Selim ağabeyin bizim sokağa gelmesini bekliyordum. Birkaç kez kapıda saatlerce beklediğim için alay konusu da olmuştum. Bu kez kimse benimle alay edilmesin diye perdenin arkasından bakıyordum sokağa. Selim ağabeyi bizim sokağın başında görmemle evin merdivenlerini inmem arasında saniyeler vardı. Merdivenleri hızla indikten sonra kapıyı açtım. Karşı evin kapısının önünden seslendi: “Sana yine mektup yok.”
Üzülmemi istememiş olacak ki çok beklemeden; “ Al haydi, gelmiş mektubun.” dedi. Mutluluktan havalara uçtuğumu bütün sokağa ispatladıktan sonra evin merdivenlerini indiğim hızla çıktım. Canımın diğer yarısı saydığım, kardeş gibi büyüdüğümüz dostum son mektubunda sevdiği çocuktan bahsetmişti. Ayrıntıları bir sonraki mektubunda anlatacağını söyleyerek bitirmişti mektubunu. O mektubu okumamın üzerinden otuz altı gün geçti. 90’lı yılların kötü yanlarından biri de Fransa’dan gelecek bir mektubun çok fazla dolaşmak zorunda kalmasıydı. Ama olsun, sabırla bekleniyor, heyecanla cevap mektubu yazılıyordu. Dostum Aylin, adadan gideli iki yıl olmuştu. Babası hekimdi ve görevine Fransa’ da devam edecekti. Benim anne ve babam ise adanın en güzel okulunda öğretmendiler ve onlara göre başka bir yerde yaşamamız güçtü. Aylin’den ayrılmak kolay olmadı elbet ama birbirimizi yalnız bırakmayacak kadar mektup yazacağımıza söz verdik. İşte o sabrıma yakışan mektup sonunda masamın üzerinde duruyordu. Yazısının üzerinde parmaklarımı gezdirdim. Ellerinin değdiği yerde güller açardı. Yine öyle olmuştu. Zarfın kapağını özenle açtım. Renkli kağıtlara yazılmış bir mektuptu bu. “Hayatımın en değerlisine” diye başlamıştı söze. Sonra biraz sağlığından, yemeklerin buradaki gibi lezzetli sayılmadığından, okulun keyifli olmamasından bahsetmişti. Ama diyerek bağlamıştı konuyu. O ama’ dan sonrası mutluluk dolu bir hayatı, yaşadım sayılabilecek birkaç zaman parçasını anlatıyordu.
“ Gözleri” diye başlamıştı o paragrafa.
“Gözleri başka bir aydınlığı taşıyor. Gözlerinin ve dudaklarının uyumu, çizilebilecek kadar kolay değil. Bunu ancak yüce bir yaratıcı belirleyebilirdi. Konuşmayı çok sevmeyen biri gibi görünse de biriktirdiği milyonlarca kelime var, biliyorum. Tanıştığım günden bugüne kadar duyabildiğim kelimelerle birçok hayat anlatılabilir. Kitaplar hakkında konuşabiliyor olmak beni onun dünyasına çekiyor. Türkçe pop dinlemesi de ayrı güzellik. Fotoğraflar çekiyor; siyah, beyaz, renkli, hüzünlü, umut dolu…
Bir başka bakıyor hayata. Senin, benim gibi değil. Bazen tekdüze bir yaşamın sırtımızdan ittirdiğini düşünüyorum, onun hayatının ise türlü zariflikle aktığını. Canım kardeşim Ilgım, sen söyle bana sence bu aşk mı? Eğer öyleyse bunu yaşayan insanlar bedenlerinde bu kelebek uçuşmalarıyla nasıl başa çıkıyorlar? “
Bu aşk mı bilmiyordum, onun heyecanının kelimelerden aklıma sızmasını sevmiştim. Ondan bahsederken yüzünün aldığı şekli mektupta görebiliyordum. Mutluydu ve bu benim için her şeyden değerliydi.
“Biliyor musun” diye devam ediyordu mektup:
“ Biliyor musun; yıllarca hayalini kurduğumuz sevgili özellikleri, karşımdaki çocuğun bir konuşmasıyla yaşadıklarımın seviyesine erişemez. Bedenimin onun yanında türlü incelikle koşuşturması, gülümsediğimde yanağıma yerleşen kırmızılık, iltifat ettiğinde gözlerimin parlaması, elimi tuttuğunda hiç üşümeyeceğimden emin olmam, sesini duyduğumda kulaklarımda dolaşan en güzel melodi… Tüm bunlar bir insanın varlığını değerli yapan özellikler. Onunla sadece insan olmanın keyfini yaşıyorum. İkimizde gün batımını seviyoruz. Bir de romantik filmlerden bahsetmeyi..
En sevdiği renk, siyahmış. Harika bir bahar akşamı dünyaya gelmiş. Erguvan ağacını çok severmiş çünkü okuduğu bir kitaba göre bu ağaç; güzelliği, erdemi, bilgeliği temsil edermiş…
Ilgım, sanıyorum daha çok mektupta böyle şeylerden bahsedeceğim. Sende kendini anlattığın bir mektup yaz, olur mu? Seni seviyorum canım kardeşim. Sevgiyle, Aylin… “ diye bitirmişti mektubunu. Elimi yanağıma koyup kocaman bir gülümsemeyle masanın üzerinde duran fotoğrafımıza daldı gözlerim. Biliyorum, adadan bilmem kaç kilometre uzakta aynı bu fotoğraftaki gülümsemesiyle bakıyor yüreğini parlatan o çocuğun gözlerine. Sevmek, ne güzel şey!
Serap Şahin