"Ahh… Nasıl yandı canımız, değil mi?"
Haberlerden izlerken bile nefes alamadık. İçimiz kavruldu.
Çığlık çığlığa, cayır cayır yandı evimizin, ciğerimizin bir parçası.
Çaresizlik, insanın en ağır imtihanlarından biri.
Elin kolun bağlı, sadece izliyorsun.
Olan bitene tanık olmak…
Bazen ne ağır geliyor bir bilseniz.
Bu güzelim dünya; içindeki her ayrıntıyla, her canlıyla hepimizin evi aslında.
Nasıl ki kendi evimize sahip çıkıyorsak; doğaya, yaşadığımız bölgeye de sahip çıkmak bizim görevimiz.
Sadece bizim değil, vicdanlı her canlının sorumluluğu bu.
Hiç ormanda yürüdünüz mü?
Nasıl anlatılır, nasıl tarif edilir bilmem ama…
Ben her yürüyüşümde aynı hissi yaşadım.
Sanki dünya susar, ben nefes alırım.
Sanki ben ormanın bir parçasıyım, orman da benim bir parçam.
O sessizlikte, o yeşilin içinde kalbim dinginleşir.
Aldığım nefes bile bambaşkadır orada.
Eğer hiç deneyimlemediyseniz, mutlaka deneyin derim…
Göğe uzanan ağaçlar…
Yerdeki her ot, yaprak, dal parçası, çiçek…
Görüp göremediğimiz her canlı…
Onlar doğanın gerçek sahipleri.
Ve ne yazık ki, bu bütünlüğü bozan tek varlık insan.
İnsan…
Ayak izini göremediğimiz ama ardında çöp yığınları bırakan…
Evine zarar veren tek varlık.
O güzelim ormanlar, yine insanın sorumsuzluğuyla yanıyor.
Yine biz, yine biz…
Bu dünya bize fazla… Çünkü biz kıymet bilmiyoruz.
Her şeyin bize hizmet etmesi gerektiğine inanıyoruz.
Oysa, hayır güzel kardeşim…
Asıl sen ona hizmet edeceksin.
Çünkü burada misafir olan sensin.
Hepsi senden binlerce yıl önce buradaydı.
Sen geldin, hoyratça kullandın ve yok ettin.
Halbuki ilkemiz şu olmalıydı:
Var olanı korumak… Daha da güzelleştirmek.
Yok etmek değil.
Doğayla savaşırsak, kaybeden biz oluruz.
Doğa kendini yeniler.
Ama o kendini toparlayana kadar biz, elimizde kalanlarla yaşayamayız.
Ne zaman ki bencilliğinden sıyrılırsın…
Ne zaman ki özündeki insanı hatırlar ve doğayla uyum içinde yaşamaya başlarsın…
İşte o zaman, hep birlikte huzur içinde yaşayabiliriz.