“Hazır olduğunuzda başlayalım. Gözlerinizi kapatın, on saniye sonra aklınıza gelen ilk anıyı anlatmaya başlayabilirsiniz. “dedi.
Her zaman kaçtığım o yolculuğa terapist sayesinde on saniye sonra çıkacaktım, bu kararı almamın on iki yıl sürdüğünü düşünerek. Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım.
“Bir trende olduğunuzu hayal edin. Sizinle süresine sizin karar vereceğiniz bir yolculuğa çıkıyoruz. Acele etmeden, korkmadan, kaygılanmadan…”
Sekiz, dokuz, on… Gözlerimi açtım:
“Bomboş bir sokak, insanlar her gün buradan hızlı adımlarla ya da ağır aksak bir yerlere giderlerdi fakat o gün kimsesizdi. Sokağın sol tarafındaki evlerden birinin kapısında bir çocuk ağlıyordu; elleriyle yüzünü kapatmış. Çocuğun yanına gittim. Yüzü, elleri kir içinde; saçları dağılmış. ‘Neden ağlıyorsun?’ dedim. ‘Annemi bulamıyorum.’ diye cevap verdi. ‘Beraber bakalım mı, eviniz nerede?’ Çocuk, derin derin yüzüme baktı. Sarılmak istedim ama çekindim de. Annesi boş, ürkütücü bir sokakta onu nasıl yalnız bırakabilmişti. Ben de büyük yaşta sayılmazdım, on bir yaş yetişkin denilemeyecek kadar çocuk bir yaştı benim için. Öfkeli, yaş almış bir kadın sesini yükselterek çocuğun ismini söylüyordu.’ Annen geldi, haydi ağlama artık’ dedim. Kadın, çocuğun elinden tutup ayağa kaldırdı ve çocuğu yürütmeye başladı. Bir yandan da söyleniyordu. Dayak yediğinde akıllanırsın, hele bir eve gidelim de…
O çocuğu o korkudan kurtarmak istedim; korumak, onunla oyunlar oynamak, yüzünün güldüğünü görmek…”
Gözlerim dolmuştu. Fazlaca konuşamadan yutkundum.
“Güzel, devam edelim. Unutmayın, trende ilerliyoruz. Gözlerinizi kapatın...”
Sekiz, dokuz, on…
“Fırtınalı bir kış akşamı. Rüzgâr dışarıda ağaçları köklerinden sökebilecek kadar kuvvetli esiyordu. Elektrikler kesildiği için perdeleri açıp öylece oturmuştuk. İçeride yanan mumun ateşi cama yansıyordu. Evdeki büyüklerimden biri ‘Korkma kızım, birazdan fırtına diner.’ dedi fakat korkuyordum. Annem, babam yanımda değildi. Biliyor musunuz, o korkuyu hatırlıyorum. Biraz da çaresizlik gibi. Anneler, babalar çocuklarının korktuğu her an yanında olabilselerdi geçer miydi bu tedirginlik hali? O günle bugün arasında on yıl var fakat korku hala o an’daki gibi etkiliyor. Ben hep korku biriktirmiş gibi hissediyorum kendimi. Sonra ben o büyüğüme sarılarak uyumak istediğimde bunu kabul etmemişti ve ben ağlayarak uyumaya çalışmıştım.”
Ben konuşurken notlar alıyordu, bakışlarını gözlerimin içinde hissediyordum.
“Gözlerinizi kapatabilirsiniz.”
Sekiz, dokuz,on…
“Bir yaz günü, mahalledeki çocuklarla sokakta oyun oynuyorduk. Kalabalıktık, bu kalabalığın içinde anlaşabildiğim çocuklar yakınımdaydı. Bizden daha büyük yaşta olanlar bizden biraz uzak mesafede oynuyorlardı. Yerde içinde sayılar yazan karelerin üzerinde tek ayakla atlarken oyunun başında beş rakamının olduğu kareye fırlattığım taşıma bir çocuk tekme attı. Tek ayak üzerinde, yaptığı hareketi izlemiştim. Hiç anlam veremedim. Neden, ne yapıyorsun diye soramadım da. Sessiz bir çocuktum. Gelip sol omzumdan beni ittirerek; ‘Gidin başka yerde oynayın.’ diye uyardı. ‘Bu sokak sadece sizin değil.’ Diye bağırdı yanımdaki çocuk. Ben ise sadece ‘Tamam.’ diyebildim. Orada avazım çıkana kadar bağırarak konuşmak, geri adım atmasını sağlamak isterdim ama kabul ettim hükmünü. Ben hayatımın geri kalanında da hep böyle sessiz biri oldum. Bize hep saygılı olmayı, dinlemeyi, yüksek sesle konuşmamayı öğretmişlerdi fakat o çocukların sesleri hep yüksek çıkıyordu ve kavgaya müsait yetiştirilmişlerdi. Bunun bir standardı olamaz mıydı, ben o kadar sessiz kalmamalıydım o da bana bu şekilde konuşamamalıydı mesela. İşte ben hep böyle an’larda anneme sığınmak istemiştim. “
Durdu, defterine bir şeyler karaladı: “Devam edelim.”
Sekiz, dokuz, on…
“Ders çalıştığım bir akşam, aynı zamanda hayatıma şiirin girdiği bir yaş…
Renkli kalemleri, defterleri o kadar çok seviyorum ki hepsinin anlamı var. Ders arası aklıma gelen cümleleri yazardım bir deftere. Yine onları yazdığım bir an, kapı hızla açıldı. ‘Ne yapıyorsun sen, ders çalışmıyorsun değil mi? Ne bunlar, biz seninle ne yapacağız sen bu kafayla hiçbir sınavı kazanamazsın.’ Dedi ve defterimin sayfalarını yırttı. Olduğu yere döküldü kâğıt parçaları. Odadan çıktı. Bunu yapan annem ya da babam değildi. Hani ağlamaktan birkaç saniye önce durursun, anlamaya çalışırsın ya, işte o hareketsizlik geldi çöktü bedenime. Boş gözlerle kağıtlara baktım. Çok ağladım sonra, o an ’ı yaşamamdan yıllarca sonra bile o an ’a ağladım ve bir daha hiç şiir yazmadım.”
“Yalnızlık, çaresizlik, korku… Çocukluk anılarınızda bu duyguların baskın olması kaygınızı büyütmüş. Bu anılar aklınıza geldiğinde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
“Sınırların içinde güvende olacağınızı mı düşündünüz, peki kimin çizdiği sınırlar?”
Annemin, dedim. İstemsizce…
Bir çocuğun annesinden beklediği sevgi, ilgi, onun için ayrılan zaman çok değerliydi. Peki o anne çocukluğunda böyle bir zenginlikle mi büyümüştü?
Ne büyük bir döngüdür, anneden çocuğa ve annenin çocukluğuna gitmek…
“Trenden inebiliriz. Şimdi bütün bu anıları kilitli bir kutuya koyalım. Kutu ne renk olsun?”
“Peki buradan giderken kutuyu mu yanınızda götürmek istersiniz anahtarını mı?”
Korkularımı, çaresizliğimi kilitleyip koyduğum kutudan bana sadece anahtarı kalsın istedim. İlk defa hafiflemenin bütün hücrelerime yayılışına şahit oldum.
Derin bir nefes, hafif bir ruh, renkler ve hayat...
Serap Şahin