''Sevmeyene karınca yük, sevene filler karınca.
Dağı bile taşır insan aşık olup inanınca.''
1186 yılında Tebriz'de doğmuştur. Adı Muhammed b. Ali'dir. (Lakapları Şemseddin, Şems, Şems-i Tebrizî ve Şemsü'l-hak ve'd-din'dir.) Doğum tarihi net olarak bilinmemektedir. Şems-i Tebrizî lakabıyla ün kazanmış ve adını duyurmuştur.
''Sen nasıl bir pınarsın Mevlana'm, içtikçe daha çok susadığım...''
Şemseddin-i Tebrizî, devamlı bir arayış içerisinde olmuştur. Manevî bir işaret üzerine de Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’yi arayıp bulduğu söylenmektedir. Dünyevi oluşumlara önem vermeyen Şems, Mevlânâ ile yaklaşık üç-üç buçuk yıl süren bir bağ kurmuştur. Bunun neticesinde hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş, onu ilahî aşkın içerisinde eriterek, kâmil bir Hak aşığı yapmaya vesile olmuştur.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin de kendi gönül dünyasında büyük değişikliklere sebep olan bu dostluk bağı; Mevlânâ tarafından yazılan ilâhî aşk şiirlerinden oluşan "Dîvân-ı Şems-î Tebrîzî" adındaki nazım eser sayesinde de tanınan Şemseddin-i Tebrizî Mevlana’nın sohbet şeyhidir.
Şems’in varlığını kabullenememiş kimseler, sürekli olarak Şems'le olan Mevlana’ya ileri geri laflar etmişlerdir. Mevlana’nın bu kimselerden birine verdiği cevap şöyledir:
"Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz."
Bütün bu olanlardan sonra Şems ortalardan kaybolur. Ancak Şems’in yokluğu Mevlânâ’yı büsbütün perişan eder, durumu eskisinden daha vahim olur. Mevlânâ’nın çocukları babalarının günden güne kötüleşmeleri üzerine Tebriz’e gider, Şems’i bulur ve babalarının durumunu anlatarak geri dönmesini rica ederler. Şems duydukları karşısında gerisin geri döner fakat Mevlâna’nın büyük oğlu Alâeddin Çelebi başta olmak üzere Şems yine rahatsız edilmektedir. Aldığı tehditler karşısında Şems bir daha ortaya çıkmamak üzere tekrar ortalardan kaybolur.
''Dağı bile taşır, insan âşık olup inanınca.''
''Kaç aşk eleğinden geçmem lazım, yedi deryayı bir yudumda içmek için?''
Rivayete göre, önce Şam’a oradan Tebriz’e gittiği ve bir müddet sonra vefat ederek Gecil kabristanına gömüldüğü söylenir. Ancak ölümü hakkında bazı rivayetler vardır.
''Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.''
Şems'in, Mevlânâ'da meydana gelen büyük değişikliği hazmedemeyenler tarafından mı öldürüldü, yoksa geldiği gibi kimseye haber vermeden Konya’yı terk mi ettiği bilinmemektedir.
Yine rivayet edilir ki; Sultan Veled, bir gece rüyasında, Şems-i Tebrizî Hazretleri'nin cesedinin bir kuyuya atıldığını görmüştür. Şems-i Tebrizî Hazretleri ona: "Ben felan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin"diye buyurmuştur. Sultan Veled uyanır uyanmaz arkadaşlarını da yanına alarak bildirilen kuyuya gitmiştir. Ceset hiç bozulmamıştır. Bulunduğu yerden alınıp, cenaze hizmetlerini görmüş ve Mevlana'nın medresesine defnetmişlerdir.
Hikmetlerle, ibretlerle dolu bir geçmiş böylece tarih olmuştur.
Bundan sonra Mevlana artık coşkun sular gibi çağlayıp durmuştur.
''Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?''