Naif kişiliklerin hayatı nasıl özümsedikleri, hangi ayrıntılara dikkat ederek yaşadıkları hiç ilginizi çekmiş midir? Sizin de karşılaştığınız zarafet ve incelikler karşısında bir an şaşırdığınız olur mu?
Belki rol model aldığınız kişide, ona dair bir haber, bir karşılaşma, bir araştırma ruhunuzda aynı naiflikte güzel kapılar açmış olabilir. Ben bu konuda bazen “ Onlar bu dünyadan değil, bize özellikle bu değerleri göstermek, kimi zaman ilham, kimi zaman umut vermek için var olmuş melekler.” diye düşünürüm.
Evrende nokta kadar dahi görünür değiliz. Oysa buna ters düşecek kadar büyük egolarla mücadele etmekle geçiyor ömrümüz. Buna kendimiz de dâhiliz aslında. İnsanın kendini eleştirmesi hep zor gelir, kabullenmek daha da zor. Kibire varan savunma duvarları minik kurtçuklar gibi içten içe ruhumuz yer bitirir.
Zor bir dönemden geçiyoruz. Yaşanan olumsuzluklar her birimizi farklı etkiliyor ve yine farklı çözümler arayarak tutunmaya, baş etmeye gayret ediyoruz. Akıl, ruh, beden sağlığımızı korumaya çalışırken hayatımıza kattığımız ufak renkler, uğraşlar, ilgiler bize iyi geliyor. Kimimiz küstüm çiçeği gibi dış dünyaya sırtımızı dönerek içimize kapanıyor; kimimiz âşık olmaya sevdalanıp her güne başka bir iyimserlikle uyanıyor. Bazen daha önce belirttiğim gibi kendi küçük mutlu dünyamızda bir fanus yaratıyor; bazen de dışarı akıtacak kocaman enerjilerle çevremize iyilik, umut, enerji, cesaret yaymaya çalışıyoruz. Hatta her birimizde bu döngü bir iniyor bir çıkıyor, yaşıyoruz ya, dedirtecek kadar katlanılır kılıyor hayatı.
Audrey Hepburn… Minyon yapısı ve eşsiz güzelliğiyle karşımıza çıkan, kendi dönemindeki sıkıntılara, savaş döneminin tüm acılarına rağmen içindeki sevgiyi ve yardımseverliğini dışarı akıtarak yaşamını sürdürmeyi seçen asil kadın. Sanatı ve yetenekleriyle akıllarda kalan, döneminin en bilinen, sevilen aktrislerinden biri. Hakkında kısa bir web araştırmasıyla hayatı hakkında pek çok bilgiye ulaşabiliyoruz. 1920-1993 yılları arasında yaşadı. Aile bağlarına verdiği değer, naif kişiliğinde büyük hasarlar bırakacak ölçüde baba sevgisizliğiyle örselendi. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen yıllarda yaşanan zorluklar, yoksulluklar ve baba sevgisizliği belki pek çok kişinin yaşama sevincini öldürürken Hepburn’de aksi yönde bir etki gösterdi. Hayata, müziğe, dansa olan tutkusu onu büyük başarılara taşıdı. Girdiği ortamlarda her zaman zarafeti ve asaletiyle çevresindeki herkesi kendine hayran bıraktı. Kazandığı şöhret, maddi güç, olağanüstü güzelliği ve her daim ilgi odağı olması onu asla şımartmadı. Hikâyesinin bahse konu olan kısmı ise tam da bu noktada dile getirmek istediğim bir detay. Yaşadığı dönemi ve içinde bulunduğu görkemli hayatı asla merhametinin ve insana olan sevgisinin önünde tutmadı Audrey Hepburn. Hümanist yapısı ve iyiliğe olan tutkusu zaman geçtikçe daha çok insana, daha çok çocuğa el uzatması için ona cesaret verdi. Beyaz perdedeki üstün başarasının önüne geçecek bir misyon üstlendi ve UNICEF iyi niyet elçisi olarak 28 yıl gönüllü elçi konumunda çalıştı, hayatının özellikle son beş yılında dünyanın birçok unutulmuş bölgesinde çocuklara el uzatarak onların hayata döndürülmesinde ciddi bir rol üstlendi. Çoğu kez söylemlerine de yansıdı:
"Güzel gözlere sahip olmak için, karşındakinde iyilik görebilmen şart. Güzel dudaklar için, iyi kelimeler söylemen gerek ve güzel bir duruş içinse öyle bir yürü ki, hiç yalnız kalmayacakmış gibi…"
"Anca yaş aldıkça iki ele sahip olduğunuzun farkına varabiliyorsunuz. Biriyle kendinize yardımcı oluyorsunuz, diğeriyle başkalarına."
“Hayat bana ne yaşatırsa yaşatsın, karşıma ne kadar kötü insan çıkarsa çıksın, ne kadar canım acırsa acısın; bu üç şeyden asla vazgeçmeyeceğim:
Kendim olmaktan.
İyi olmaktan.
Ve nefes aldığım her saniye için mutlu olmaya çalışmaktan..”
“Başkaları ne der düşüncesi asla sizi yapacaklarınızdan alıkoymasın. Memnun etmeye çalıştığınız o insanlar bir gün gelir kendi yollarına gidiverirler ve siz onlardan onay alacağım diye veda ettiğiniz hayallerinize uzaktan bakar, hayal kırıklıklarınızla başbaşa kalırsınız."
Bugüne geldiğimizde bakıyoruz her şey zor. Kadın için zor, çocuk için, hayvanlar için… İnsanın insana yaptığı deriz ya, bu ruhu ve inancı da tüketiyor yeri geldiğinde. Audrey Hepburn örneğiyle paylaşmak istediğim belki de iyilik duygusunu bir nebze de olsa hatırlamak, renklendirmek, yüceltmek. Artık çok da fazla rastlamadığımız bazı değerleri birlikte tekrar hissetmek. Kişisel egodan, iktidar hırsına, yokluk bilincinden, kıskançlık dürtüsüne kadar insanı aşağı çeken ne varsa geride bırakmak. Bırakın sokak dostlarına bir kap mama –su vermeyi; bile isteye şiddet uygulayan, kadınların ve çocukların hayatını tehlikeye atan, yıkan, kıran, yok eden istismarcı zihniyetlere karşı durabilmek. Yasal yaptırımların yetersiz kaldığı, adaletle sınandığımız günlerde belki de bir kelebeğin kanat çırpışı söylemi gibi dilden dile fark etmeye dair bir ses verebilmek. İyi kalplere ulaşabilmek, çünkü iyi kalp nadir bulunan mavi yasemin çiçeğidir.
Ve insanlar rengine, cinsine, cazibesine göre değil; kalbine göre ikiye ayrılır. İyi kalp-kötü kalp farkı tek gerçektir. Bazen karşılaştığımız kişilerde ikisini karıştırmamızsa insanlık halidir.