Anahtar

 

 

 Bugün eşini kaybedeli tam bir yıl olmuştu. Koskoca bir yıl onsuz geçmişti.

 Adam, yorucu geçen iş gününün akşamı evin merdivenlerini düzensiz soluk alışverişler ve ağır adımlarla çıktı. Kapının karşısında dineldi. İçeriden gelecek bir ses bekledi. Ama nafile, beklediği ses, üç yüz altmış beş gündür gelmediği gibi bu akşam da gelmedi. Sol elini pantolonunun cebine attı. Marketin para üstü olarak verdiği birkaç bozukluğun arasından anahtarını bulmayı başardı. Cebinden pek de çevik olmayan bir hareketle çıkardı. Anahtarı kapı deliğine usulca yerleştirdi ve tek hareketle açtı. Ne zamandır kapıyı kilitlemiyordu zaten. Gece kaçta yatarsa yatsın sabah kurulu bir robot gibi hep aynı saatte kalkıyordu. Üzerine elbise dolabından bulduğu temiz elbiselerden birisini özensiz bir şekilde geçiriyor ve kapıyı çekip evden ayrılıyordu.

 

Anahtarı yuvasından çıkardı ve eve girdi. Ardından kapıyı kapattı. Elinde tuttuğu anahtara baktı. Anahtarın ucunda karısıyla gittikleri bir yurt dışı gezisinde almış oldukları Eski Roma döneminde savaşçıların taktığı başlık vardı. Aklına o gezi düştü. Nehrin yanına kurulmuş salaş bir restoranda içtikleri ev yapımı şaraplar, tarihi bir çeşmenin yanında sokak çalgıcılarının o muhteşem müziğinde ettikleri danslar, kayboldukları sokak aralarında karşılarına çıkan sokak sanatçıları ve eşsiz yetenekli gösterileri… Hepsi bir anda aklından geçti. Yorgun bedenine bir hüzün oku daha saplandı. Anahtarını süt beyazı sehpanın üzerine bıraktı.

 

Evin kapısını anahtarla açmanın ağırlığını, elinde her gece eve gelirken düzenli olarak aldığı içki şişeleriyle beraber bütün vücudunda hissediyordu. Sıcak gülümsemesiyle ‘hoş geldin’ diyen karısı yerine boş ev, karanlık, rutubetten köşeleri sararmış odalar selamladı adamı. Elindeki buruşuk poşeti mutfak masasının üzerine bıraktı ve terden lekeler oluşmuş elbiselerini çıkarmak için banyoya gitti. Çıkardı, kirli sepetine attı. Sepet dolmak üzereydi. Kendini iyi hissettiği günlerde çamaşırları yıkar beceriksizce ütü yapmaya çalışırdı. Ama çoğu zaman annesi gelir; yıkar, temizler, ütüsünü yapar dolaba yerleştirirdi. Anne ve babası en büyük destekçilerindendi. Kirli elbiselerden kurtulduktan sonra kendini ılık suyun cazibesine bıraktı. Kısa süre sonra vücudu rahatlamış, vücut ısısı normale dönmüştü. Peki ya kalbi, o nasıl rahatlayacaktı? Bu acıdan, bu hüzünden ne zaman sıyrılıp eskisi gibi etrafına neşe saçan bir insan olacaktı? Dudaklarının arasından belli belirsiz ‘’hiçbir zaman’’ kelimesi dökülüverdi. Banyodan çıktı. Üzerine temiz elbiseler geçirdi. Almış olduğu içki şişelerinden bir tanesini açtı, koca bir yudumu midesine indirdi ve neredeyse her akşam yaptığı gibi pikabı fişe taktı, üzerinde hazır bulunan plak dönmeye başladı. İçkisinden bir yudum daha aldı ve plaktan yükselen ‘elbet bir gün buluşacağız’ sözlerinin boş odayı doldurmasını dinledi. Evin boşluğu ağır bir yük gibi kalbinin ortasına oturdu. Gözleri bir kez daha boş odalara takılı kaldı. Giriş kapısını kızgınlıkla süzdü. Sehpanın üzerinde duran anahtara baktı. Ömrünün geri kalanında o anahtara muhtaç olarak yaşayacağının farkına bir kez daha vardı. Ufak, başparmağını geçmeyecek büyüklükte olan bir metal parçası, yalnızlığın sembolü olabilir mi? Evet, olabilir! O ufak metal parçasıyla, boğuk bir evin kapısını açmak kadar insana, ‘o evde senden başka kimse yok, yalnızsın ki mermer soğukluğundaki kapıyı anahtarla açıyorsun,’ kederini hissettirecek başka bir durum daha olamazdı.

Şimdi sevdiği kadın yanında olsa böyle mi olurdu? Evin kapısını anahtarla açmak yerine sevdiği kadın açardı. Sıcak bir gülümsemeyle karşılar; sıkı sıkıya sarılırdı. Yanaklarına bahar kokulu öpücükler kondurur; ellerini avuçlarının içine alırdı. Şimdilerde gözüne kurak bir araziden farksız görünen ev, bir tanecik eşi içinde olsaydı en nadide çiçeklerin yetiştiği mis kokulu çiçek bahçelerine dönüşürdü. O güzel, narin, pamuksu elleriyle adama yorgunluk kahvesi yapar, yanı başına oturur halini hatırını sorardı. Kendi gününün nasıl geçtiğini –iyisi, kötüsü ile- anlatırdı. Bir de gökkuşağını kıskandıracak güzellikte rengarenk meyvelerden oluşan tabak hazırlardı. Gözlerinin içi gülerdi. Dişleri inci güzelliğindeydi. Yüz hatları keskin, dudakları alabildiğine kırmızıydı. Şimdi yoktu!.. Sırtını dayadığı koltuktan güzel bir düşten uyandırılmışçasına irkilerek kalktı. Üçüncü şişedeki son yudumu da içti. Pikabın fişini çekti. Üç adım ilerisindeki kitaplığa yürüdü ve eline rastgele bir kitap aldı. Sayfalarını karıştırmaya başladı ( artık eskisi kadar kitaplara düşkünlüğü de kalmamıştı). ‘İnsan olmanın sırrı kişinin yaşamasında değil, uğruna yaşayacağı bir şeyi olmasındadır’ diyen bir cümle okudu. Kitabın kapağına baktı. Dostoyevski’nin kitabından bir cümleydi bu. Daha önce bu kitabı okumuş fakat şimdi okuduğu cümle daha bir anlam ifade etmişti. Dudaklarından “ uğruna yaşayacağım kimim kaldı ki,’’ diye bir cümle süzüldü. Kitabı aldığı yere aynı düzende bıraktı. Kalınca bir kitap daha aldı eline. Rasgele bir sayfa açtı. Kısık ses tonuyla bir paragraf okumaya başladı: “Kadınlar için erkeğinin özel bir günü hatırlaması kadar muhteşem bir duygu daha tarif edemem size. Sevildiğimizin, değer gördüğümüzün farkına belki de o zaman varırız. Biz de kocamla bu güzel duygular eşliğinde ilişkimize başlamıştık. Sonra evlendik. Güzel giden ilişkimizde bir seneyi yeni doldurmuştuk ki huylarında değişmeler olduğunu acı bir şekilde gözlemlemeye başladım. Başlarda bana her konuda destek veren, yardımcı olan o adam gitmiş; duyarsız, ilgisiz, başıbozuk bir adam gelmişti. Kavgalarımız artmaya, birbirimize olan saygımızı yitirmeye başladık. Başlarda bana değerli olduğumu hissettiren o adam en son doğum günümde ufak bir tartışmamızdan dolayı evden ayrılmış ve beni bu özel günde yalnız bırakmıştı. O gün kimseyle görüşmek istemedim. Deniz kıyısına indim. Kendime kan kırmızısı bir şarap ısmarladım. Yıldızlar ne kadar güzeldi. Parlak, canlı. Hepsi benim gibi tek başınaydı. O gün kocam beni aramadı. Ben de eve gitmedim. Aile yakınımız olan arkadaşımın evinde kaldım.’’ Adam kitabı hızlı bir hareket ile kapattı. Dudakları sinirden titreyerek: “İnsan nasıl olurda sevdiği kadını doğum gününde böylesine yalnız bırakır. Gurur ne zamandan beri sevginin önüne geçti. Böyle adamlara bir yudum sevgi bile fazla!’’ dedi. İçtiği içkiden vücudu ağırlaşmaya başladı. Gözlerinin baktığı yerler hafif hafif etrafında dönüyor gibiydi. Elindeki kitabı çalışma masasının üzerine şiddetli bir şekilde attı. Masanın üzerinde duran kalem kutusu devrildi. Parmaklarını sıktı. Yumruk şeklini alan elleri sinirlendiğinin göstergesiydi. Boş odada birkaç tur attı. Ameliyattan yeni çıkmış hasta gibi mırıldanmaya başladı: “Dünyada eşinin sevgisini hak etmeyen sayısız insan var. Ömürlerinde sevdiği kadının elini tutmamış insanlar var. Tabii hakikaten seviyorlarsa! Sadece yağmur yağdığında aynı şemsiyenin altında olduğu için eşine sarılan insanlarla dolu bu Dünya. Halbuki onlara özel olduklarını taze toprak kokan bahar havalarında da ellerini tutarak, sarılarak hissettirmeniz lazımdı. Hiç biriniz aynı çatının altında yaşamayı hak etmiyorsunuz. Her biriniz kapıyı anahtar ile açmanın acısını yaşamanız dileğiyle...’’ Olduğu yerde duraksadı. Boş gözlerle etrafı inceledi. Kitaplığın kenarında, içinde karısının resmi olan çerçeveye baktı. Yaklaştı. Eline aldı. Ve kısık bir ses tonuyla elinde tuttuğu resimle konuşmaya başladı. “Ben… Ben… Ben o kalpsiz insanlardan olmadım. Sana olan sevgimi her daim gösterdim. Elini tutmaktan, gözlerinin içine bakıp sevdiğimi söylemekten hiçbir zaman kaçınmadım. Neden… Neden… Neden bütün bunlar bize oldu? O kaza neden senin başına geldi? Beni neden yalnız bıraktın?’’

Elinin tersiyle gözlerinden yanaklarına süzülen yaşları sildi. Fotoğrafa ufak bir öpücük kondurdu. Usulca yerine bıraktı. Ağır adımlarla sağa sola sallanarak odadan çıktı. Yatmaya karar verdi. Sık sık olduğu gibi bu akşam da adam için iyi geçmedi. Holden geçerken gözü bir kez daha anahtara takıldı. Sonra kaşlarını çatarak kapıya kızgın bir bakış daha fırlattı. Adam karısına olan özleminin anca öldüğü gün geçeceğinin farkındaydı. Bu düşüncelerle yatağa uzandı. Karısını rüyasında görme umudu ile bir an önce uyumak için gözlerini yumdu. Ve dudaklarından belli belirsiz uykudan önceki son sözleri duyuldu: “Seni çok sevdim, her şeyden çok…” 

 

 

                                

 

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal TEKAĞAÇ

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...