Simit Alır Mısınız?

                                                                                                   

 

“Ne iş oğlum,” demişti Ali. Bu hafta üçtür değiştiriyormuşum nöbet saatlerimi. Bende bir iş varmış, kokusu çıkarmış yakında. Amirim de fark etmişse vay halimeymiş. Fark ederse senin de vay haline dedim sırtını sıvazlarken.

Çıktım. Akşam iniyordu, inceden yağmur bastırdı. Karşımda duran iki minare birer süngü gibi düşüncelerimi deldi. Uzaklarda iri gri bulutlar Haliç’in ötelerini solduruyordu. Şimdi dedim, vapur yanaşıyordur, adımlarım hızlandı. Koltuğumun altına sıkıştırdığım simit tablası her adımda yaylandı, düşürmesem yeter diye geçirdim içimden. Birazdan caddenin köşesinden gözükür, külüstür arabasını park etmiştir, ilk orada görmüştüm onu. Elimde simit tablası içimden söylenerek iskeleye gidiyordum. O arabasını kilitliyordu. Aynı kaldırımda aynı hızda yürüdük. Birlikte... O Kadıköy vapuruna yetişmeye çalıştı, ben sadece iskeleye. Bir ara biraz geride kalmıştım. Yürüyordu ama bu dünyada değildi, sanki kendi kurduğu evrende yörüngesinde kalmaya çalışan bir gezegendi. Aklından kim bilir hangi düşünceler geçiyordu. Ben onun adına cevaplar ararken buldum kendimi. Kaldırım taşlarının kırıklarına bıraktım düşüncelerimi. Ayak bilekleri incecikti, o bilekleri saran çapraz bantlı ayakkabılarına, yüksek topuklara takıldı gözlerim, bastığı yere kendinden bir iz bırakmak ister gibiydi.

İskeleye varmıştım ki, baktım karşıdan karşıya geçiyor. Yağmurluğunun yakasını kaldırmış. Saçlarının birazı içeride, kurtulan açık kahve dalgalar gelişigüzel dağılmış omuzlarına. Ben de yavaşladım, simit tablasını indirdim, kaldırıma yerleştirdim. Ona hiç bakmadan birkaç simidin yerini değiştirdim, yeniden üzerini örttüm. Ağır ağır yanımdan geçti, Dolmuşta, vapurda burnuma dolan ucuz esanslardan değildi boynundan yayılan koku, ardı sıra takip etti onu. Nereye gider bu saatte? İhtimalleri düşünüyorum büyük bir merakla. Zihnimi sinir bozucu seçenekler dolduruyor, kızıyorum, ona mı kendime mi belirsiz. Hangi adı söylersem döner bakar acaba. Efendim, bana mı seslendiniz, der. Düşünüyorum. Pahalı hediyeler veren bir sevgilisi mi vardır, çocuk hayali kurduğu derli toplu bir evi mi bilemem. Kaçamak bakışlarla etrafı süzdü kısacık. Bir an bir ışık geçti gözlerinden. Ne yaptığını biliyorum, ya da bırak peşimi der gibi mi? Yo öyle bakmıyor. Koyu yeşil gözleri yorgunum diyor sadece. Umursamaz, sıradan, öylesine bir bakış, hiç kimseyle karşılaşmasın istiyor.

Saatime baktım, beş dakikası daha var vapurun. Akşam simidi diye bağırmam gerek, yapmıyor, çevreme bakınıyorum, içim içimi yiyor. Etrafta bir örnek lacivert giyimli adamlar, hızlı adımlar karmaşası,  kimse birbirine ve şu direğin tepesine tüneyen martıya bakmıyor. Biraz yavaşlamıştı, baktım umarsız bakınıp duruyor etrafına yanına yaklaştım.  İçimden kim bilir kaç kez tekrarladığım, sorduğum sorulara cevaplar aradığım, bir türlü söylemeye cesaret bulamadığım onca söz varken o sıradan iki kelime döküldü ağzımdan.

“Simit alır mısınız?”

 Duymamış gibiydi. Hareketlendi, ağır ağır önümden yürüdü, geçti. Gerisin geriye yerime döndüm. Ben onu süzüyor, o ince siluet uzaklaşıyordu. Sonra birden durdu, döndü, bir an bana baktı. Taş duvara yaslanmıştım. Sınıfta cezaya kalmış bir çocuk gibi tek ayağımı duvara dayamış ona bakıyordum. Yavaşça ayağımı düzelttim, ellerim iki yanımda ceplerime gömülmüş, nefesim burnumun ucunda öylece bekledim. Bütün iskele durdu, martı bana baktı, yalnız benim kalp sesimi duyuyordu. Geldi, tablaya yanaştı. Eğildi, gözleriyle en gevrek olanını seçmeye çalışıyordu, sadece ona baktım. Saçlarına, yüzüne, ağzının gülmeye hazır kıvrımlarına, kaşlarını çatarken ortaya çıkan belli belirsiz çizgiye. İnce zincirli çantasını omuzundan indirdi, içinden kumaş bir cüzdan çıkardı. Bozuk paraların cılız sesi yankılandı meydanda. Bir simit parası bulma umuduyla karıştırdı. Tekrar yere çakılan bakışlarımı kaldırmadan,

 “Bozuk yoksa sonra alırım, mühim değil,” dedim.

“Sonra alırsın demek,” diye tekrarladı, güldü.

 “Hep burada mı durursun?”

Hep burada mı durursun sorusuna verilecek tüm yanıtlar dünyadan silinmişti, Amirim istedikçe diyemeyeceğime göre aklıma ilk gelen cümleyi savurdum.

“Okuldan fırsat buldukça.

Nedense yine güldü,  bir sigara yaktı.

“Okula da gidiyorsun,” dedi. Bir şey demedim. “Ne okuyorsun,” derken dumanı keskin bir dudak hareketiyle gökyüzüne üfledi.

“Felsefe,” dedim.  

Gözbebekleri belli belirsiz büyüdü, yüzü aydınlandı. O vakit tüm kitapları okumuş da ani bir soruyla beni yerle bir edecekmiş gibi geldi. Bekledim, bekledi, hiçbir şey söylemedi. Bir gıcır onlukla, iki madeni parayı avucuma uzattı. Parmak uçları avuç içimi yakarken, birden yağmurluğunun kuşağı açılıverdi. İnce askılı, kırmızı saten yandı söndü o kısacık anda. Gözlerimi çekemedim o da bir şey söylemedi. Çamaşırın askısına denk gelen o loş boşlukta geniş, geçkin bir morluk çarpıverdi gözüme, göğsüne doğru taşıyordu. Ağır bir yükü vardı, görünmeyen. Ellerine baktım,  o incecik ellerine. Uzun, beyaz parmakları, bilekleri narin birer daldı sanki.  Sonra fark ettim. Bir müddet o bana, ben o narin tendeki sargılara baktım, iki sıra dolanmıştı, kenarları biraz siyaha kaçmış, ölgün sargılar, sonra diğer eline.  Aynısı.  Havada kalan kolunu geri çekti. Simidi çantasına koydu, bileklerine doğru çekti kumaşı.  İzmariti yere attı, ayakkabısının ucuyla ezdi çabucak, kuşağını sıkıca bağladı. Uzaklaşırken başını biraz benden yana çevirdi, kısık sesle,

“Üstü kalsın. Amirine selam söyle” dedi.

Arkasından bakakaldım, kıyıya vuran dalgalar beni de alıp sürüklesinler istedim, başımı kaldırmaya cesaretim yoktu yine de bir kuvvet kaldırdım ardından baktım. Zayıf hali içimi parçaladı, turnikeden geçti, gözden kayboldu. Karşı sahilde Kadıköy’ün ışıkları, tek tük yanmaya başlamıştı. Gözümün önünde siyaha çalan ölgün sarı sargılar,

Ekimdi, hakkını veriyordu. Işıklara baktım, elimi uzatsam dokunacağım ışıklara. Eski bir sahil kasabasındaki bahçe fenerleri gibi göründü gözüme. Boş ver, dedim. Kısa sürer aldırma, nasıl olsa kendine getirir seni bu sonbahar, ellerini ceplerine sokar kaldırım taşlarının kırıklarına basmadan yürürsün.

Hele şu simitleri bir sat bakalım.

 

(öykü)

Ayşegül Ekşioğlu    

 

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal TEKAĞAÇ

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...