İki santimetre çapında,
kırk para,
1327 tarihli,
Kostantiniyye darphanesi.
Koleksiyon defterinin sayfasını çevirmedim bu defa. Paranın tuğra yüzünü de görmek için defterin naylon cebinden parayı çıkardım. Arka yüzümü çevirdi.
O çevirir çevirmez de sureti silinip gitti. Ben kendi çevremde bir derviş gibi hu zikriyle dönmeye başladım. Semazenin döndükçe ak tennuresinin hatlarının bulut bulut silinişi gibi dağıldı izim havaya. Döndüğüm yer bir kaldırım değil de sanki meydan-ı şerif oluvermişti. Artık kıyısı köşesi belli bir para değildim de zerreden kürreye geçen bir pervaneydim. Sonra yeniden yassılaştım, yassılaştım ve yere yüzükoyun kapaklandım. Akça pakça bulutlar duruyordu şehrin üstünde, kuşlar döndükçe ve de rüzgârlar geçtikçe, bir hattatın kâğıt üzerinde dağılan mürekkebi gibi dağılıyorlardı bulutlar. Bir çocuk yüzü gördüm. Üvez rengi fesi başından düşmesin diye bir elini ensesine götürmüştü, bir eliyle de bana uzanırken fesinin püskülü yeni terlemiş bıyıklarına sürtünüyordu. Eğildi beni aldım.
Şu ateşbazlar nasıl da ağızlarından böyle ateşler çıkarıyorlar ki, besbelli semender ya da ejder soyundan gelmeler, hem öylece lop diye çorba içer gibi ateşi yutuyor hem de karınlarında tulumbacı ocağı varmış gibi söndürüveriyorlar.
“Gel beyim gel, Eflak keteni bunlar, kenevir ipi, yorgan yüzü. Moskof kirpası geldi hanımağa gel, allı yeşilli çuha bezim var efendi. Gel efendi kılapım atlas bezim var, zerdava, çılkafa postu gel. Efrec fesim var, Şarköy kilimim, ibrişim kolanım var. Gel beyim İslimye kebesi, Selanik havlusu. Gel paşam, aynalı kutuya bak ki kendini, el seni nasıl görüyorsa öyle göresin. Kadıya vereceğim seni görürsün. Çirmen tütününüm var efendi, bir tel tellendirdin mi mağripten maşruka dumanı gider alimallah. Olmaz valla öyle üç köfte yirmi beş, ben bunu Filibe’den getirttim. Halep’ten geldi bu yılan, icabında neuzibillah adamı yuttuğu görülmüş şeydir.”
Bu yılan oynatıcı nasıl yapıyor bunu, kavalını üfledikçe yılan, başını sepetten uzatıyor, bir rakkase gibi boynunu eğip, gerdan kırıyor. Akıllı yılan.
“Boozaa. Bir macun ki yiyenin zürriyeti kurtulur, sabah akşam birer kaşık yiyende bir aya kalmaz Ali kudreti hâsıl olur ki o vakit değme Hayber kapısı bana mısın diyemez olur. Gel vatandaş Alaattin’in lambası bunlar, itikadı olana bir cin çıkar ki içinden üç muradın nedir diye sorar, sen daha cevabını der demez de muradın vaki olur, gel. Booozaa. Buyur more, Alaman eyaletlerinden ellerimle getirdim bu saatleri, bir kere kurdunuz mu tamamdır, hiç şaşmaz, ceplerinize yakışır. Bostancıbaşı, bostancı başı, korkuluk gibi durursun orada, mallarımı çaldılar ben ayakyolundayken tez yetiş. Gel küçük beyim İbretlik Efsaneler Çadırı burası. Teni sütbeyaz yılanlar şahını getirdik. Tahtında kurulmuş da oturuyor şimdi. Şahmaran bizim çadırda. İçeri gel beyim, kırk para, gel küçük beyim, gören Mecnun’un Leyla’ya tutulması gibi tutulur Şahmaran’a, gören Ferhat olur ki dağları su yolu eder de düze indiriverir. Gören bir efsuna kapılır ki, başı dumanlı dağlar gibi sarhoş olur.”
Az önce bulduğum parayı versem mi ki? Ya Şahmaran’a ben de tutulursam da mecnun olup çöllerde yitersem, ya Ferhat olur da azgın sularda soluksuz kalırsam. Dedem anlattıydı, ölmediydi o zamanlar. Ya Cemşab olursam pullar çıkarsa gövdemden, her bir yerimden? Amaan olsam ki ne olur? Lokman Hekim oluveririm belkim ben de. Olurum ki iyi etmediğim kimse kalmaz şu cihanda. Belkim dedemi bile… Yoksam boza alsam, alsam ki ne güzel içsem. Şahmaran da boza içer mi acep? Ne yer ki, bir âdemoğlu gibi mi yer, elleri var mı ki?
Tamam, aç çadırı ağa.
Bu hakikat mi? Çoook güzel kızmış amma. Dedem dediydi ki, Ay yüzlü ahu gözlü bir güzelmiş, görenin uykuları kaçar, aşk derdinden ekmeksiz soluksuz kalırlarmış. Dedemin sözlerinden çıkmış da gelmiş sanki. Yılan desen değil, kadın desen hiç değil. Yılanların şahı olmak için küçük değil mi bu kız? Belki de benim gözüme küçük görünüyordur, emmim gelse onun gözüne büyük bir kadın donunda görünür. Dedem gelse şimdi mezarından fırlayıp, onun gözüne de ölü bir kadın donunda görünürdü. Dedem dediydi ki herkesin gözünde perde vardır, kiminde ince kiminde kalın, olur olur. Şu önündeki ipleri çekseler ya, yanına varsam. Al ağa parasını. Bi’ eyice baktım.
Gel küçük beyim otur şöyle de anlatayım onun hikâyesini. Bundan yıllar yıllar önce daha Nuh tufanı olmamış, küçük kıyametler kopmamış, daha İsmail yerine gökten bir kurban inmemiş idi. Acem diyarında Cemşab adında biri yaşardı. Bu Cemşab, bir gün yarenleriyle ormanda avda iken içi bal dolu bir kuyu gördü. Balları çıkarmak için kuyuya indi. Bütün balları çıkarıp arkadaşlarına verdi vermesine amma açgözlü arkadaşları ona hıyanetlik ettiler. Ve dahi onu kuyuda bıraktılar. O, Yusuf aleyhisselam misali işte böyle kör kuyuda günlerce kaldı. Sonra ne olduysa oldu, kuyunun dibi delindi, toprağı çöküverdi. Cemşab bir bahçeye düştü ki görme. Hem de ne bahçe. Sanki Cenneti âlâdan kovulmuş da gelmiş. Ne kovulması küçük beyim, kendi rızasıyla şöyle bir Dünya’ya ineyim demiş. Güller, nergisler, laler, binbir çeşit… Kokular ki sanki kokmaz da görünüverir. Koklayanı aklından eder. Bu eşi menendi olmayan bahçenin sahibi Şahmarandı. Cemşab ona bütün olanı biteni anlattı. İnsanoğlunun nankörlüğü biter mi hiç? Ezel ebed sürer küçük beyim. Senin de kulaklarına küpe olsun, olsun ki bu sözümü unutma beyim. Derken bunlar âşık oldular mı birbirlerine? Ya, işte böyle… Yıllarca kaldı o bahçede Cemşab. Bir gün ailesini göresiyip de gitmeye karar verdi tabii. Cennetten bahçe de olsa kokusu âdem olanın aklını da alsa hasret düştü müydü bir kere yüreğe, insan coşkun su olur, durmaz küçük beyim. Bizimki de ağrıya sızlaya Şahmaran’a açtı derdini. O da peki, dedi, dedi demesine de iki yemin, iki şart verdirdi. Bahçenin yerini kimseye söylemeyecek bir de hamama gitmeyeceksin, dedi. Çünkü hamama giderse vücudu yılan pullarıyla kaplanacaktı. Aradan yıllar yıllar geçti tabii, yıllar hiç durur mu küçük beyim. Durmaz. Acem diyarında da durmadı. Bu Acem ülkesinin padişahı onulmaz bir hastalığa yakalandı beyim. Hakkın buyruğu bu… Tek çare padişahın Şahmaran’ın etini yemesindeydi. Vezir herkesin hamama gelmesini buyurunca da Cemşab’ın sırrı açığa çıkıverdi. Çünkü gövdesi pullarla kaplanmaya başladı. Çaresiz kalan Cemşab, soluğu Şahmaran’ın yanında aldı. Şahmaran’ın başını oracıkta kesti, padişah iyileşsin diye. Şimdi sen diyeceksin ki Şahmaran öldüyse şu karşımda duran kız kim? Şimdi onu anlatacağım küçük beyim. Hikâyenin bundan sonrasını benden gayrı kimse bilmez. Cemşab ailesinin yanına gittiğinde Şahmaran çoktan yumurtlamış idi. Ama ana Şahmaran ölmeden yavru Şahmaran yumurtadan çıkamıyordu. Yılan da olsa bir dünya iki şaha dar gelir küçük beyim, bunu var sen de böyle belle. Şahmaran’ın kesik başını padişah kaynatıp içmeden, gövdesini sinsi vezir yemeden de yumurtadan çıkamadı bu zavallı. Şahmaran’ı öldüren Cemşab acıdan hastalanıp Şahmaran’ın bahçesine tekrar geldiğinde, bir de ne görsün bu sabi orada öylece yatıyor. İşte böyleyken böyle küçük beyim. Cemşab yavrusunu büyütmüş amma olacak olan oluyor küçük beyim, Cemşab’ın gönlüne yine memleket ateşi düştü ve yine gitmek istedi. Giderken de işte bu kızı, hikâye anlatıcılarına, destancılara emanet etti, kendisi de lokman hekim donunda kıyamete kadar yaşayacak. Hak fermanı bu küçük beyim kim ne karışır? Ben bu hikâyeyi Acem diyarında aksakallı bir hikâye anlatıcısından kırk paraya satın aldı.
Tuğralı tarafı.
Hürriyet, Müsavat, Adalet.
Sedat DELİOĞLU