Anne, dedi kızım. “Biliyor musun her insanın bir şehri olurmuş.” Bilmiyordum. “Benim şehrim sanırım Amsterdam,” diye devam etti. Onu çok etkiliyormuş. O heyecanla bana kanallarını, ışıklarını, sokaklarını anlatsın dursun, ben içimden eteklerime yapışan o minik elli kızın hangi ara büyüdüğünü, hayallerini paylaşan bir genç kıza dönüştüğünü düşünüyordum.
Her insanın bir şehri olurmuş demek. Bu yorum hafızama takıldı, beni de düşündürdü.
Geçmişime baktım, gençliğime. Doğduğum, doyduğum, eteklerimin zil çaldığı, içimde umutlarımın çoğaldığı dönemlere.
Ağaçlarının yaşlı yüzüne sırtımı yaslayıp hayallere daldığım topraklara, şehrime.
Üç Renk Mavi filminin bir sahnesindeki gibi ellerimi taş duvarlarına dokundurduğum şehrim. İstanbul
Bir zamanlar acemi heyecanlarla mikrofonun başına geçip beni kimlerin dinlediğini merak ettiğim radyo günlerimde, isimsiz dinleyicilerime saatlerce anlattığım şehrim. Kahveleri, yalıları, erik ağaçlarından erguvanlara uzanan baharları, tulumbacıları, bakırcıları, dönme dolapları çocukların ayağına getiren yaşlı amcaları, buz tutan Boğaz günlerinden, sesiyle udunu şenlendiren kadınlarına kadar hepsi bir bir sahneye çıktı gözlerimin önünde.
Kız Kulesi’nin Galata Kulesi’ne olan aşkının, sonsuza dek öylece karşılıklı bakışacaklarının anlatıldığı hikâyeleri ve efsaneleri hatırlıyorum. Tramvay sesiyle kendine gelen kedilerin, ayakkabılarında bir toz zerreciği dahi olmayan ve hafif bir baş selamıyla birbirlerini selamlayan insanların zamanını düşünüyorum sonra.
Şöyle yükseklerden Boğaz’a baktığım, yokuşlarından aşağılara kendimi bıraktığımda cumbalı evlerin arasına yerleşen denizine birkaç adımda ulaştığım zamanların İstanbul’u tüm heybetiyle yükseliyor karşımda. Elimde simit ve çayımla okulumun rıhtımında bir banka otururdum. Karşı kıyıların gün ışığına göre değişen çizgileri Üsküdar ve oradan Körler Ülkesi olarak bilinen Khalkedon ( Kadıköy ) elimi uzatsam yakalayacakmışım kadar yakın gelirdi.
Ada sokaklarının yaseminlere büründüğü, her yokuşun bir bahçeye vardığı, yaprakların arasından güneşin göz kırpmalarına denk geldiğim sabahları özlemle hatırlıyorum. Yorgun argın kendimi vapura attığımda ve ayaklarımı demirlerine dayadığımda turunculu kırmızılı gökyüzü nasıl da huzurlu bir tablo çizerdi. Vapur köpük köpük homurdanarak uzaklaşırken, evler gittikçe küçülürken ben Sait Faik’in oralarda kim bilir daha neler yaşadığını ama yazmaya vakit bulamadığını düşünür, Ada bulutlarında asılı kalmış öykülerini merak ederdim.
Benim şehrim diyorum İstanbul’a hem de epey eskisinden. Bir zamanlar diye başlayan, bizim zamanımızda diye devam eden, nerede o eski günler diye biten zamanların kahramanı eski İstanbul.
Tanık olamadığım ancak okuduğum özenli, saygılı, zarafet dolu, kibar ve düşünceli halkın İstanbul’u…
Sen ya da ben diye bir ayrımın akıllara gelmediği, kardeşliğin değerli olduğu zamanların İstanbul’u. Köklendiği yeşilin yeşil, çağlayan çoğalan yaprakların uzandığı mavinin mavi, yıldızlarla bezenen lacivertin hatırlandığı yılların İstanbul’u.
Romanları, sinemaları, öyküleri, musikisi, tiyatrosu, konseri, sergileri, kahveleri, şekerci dükkânlarıyla kayda alınan İstanbul’u.
Şimdi bakıyorum da görmek, duymak, anına tanık olmak istemediğim kırgın, mahzun belki de umutsuz bir şehir yükseliyor karşımda. Caddelerinde hangi hoyrat ayak izlerinin kaldığını sayamıyoruz. Bölünerek çoğalan betonların ve cehaletin gölgesinde çaresiz kalıyoruz. Görgüsüzlüğünden, vahşiliğinden kendini yitirmiş insanına sırtını dönmüş, kendini bırakmış ve küsmüş bir şehir artık O. Dünyanın başka bir yerinde olsa ipeklere sarıp sarmalanırdı eminim. Bir kapı detayından tutun da kaldırım taşına kadar koruma altına alınır, özenle bakılırdı.
Denemelerimde, öykülerimde bahsettiğim gibi, “Kapımızın önünü süpürürken süpürgemizi ıslatırdık, komşumuzun çamaşırları toz olmasın diye. Bu sokaklarda büyüdük. Elini tuttuğumuz arkadaşımız Kürttü, Aleviydi, Rumdu, Ermeniydi. Siranuş’tu hatta birinin adı. Ne vakit böyle olduk? Kapımızı, perdemizi örttük, ittik, öteledik. Korktuk, sindik, pustuk, acıttık. Şimdi barış kardeşlik firari.” düşüncesindeyim ama yine de İstanbul aklımda şiirleriyle kalsın istiyorum,
“İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.”
Diyen Orhan Veli Kanık’a bir borcumuz var ama altından kalkabilir miyiz işte onu hiç bilemiyorum. Bildiğim, her şeyiyle bu coğrafyayı seviyorum ve ömrümün sonuna kadar da bu fikrimin değişeceğini düşünmüyorum.
Sahi sizin şehriniz hangisiydi?
Ayşegül Ekşioğlu