“DENİZ KENARINDA GEYİKLER” VE ÖYKÜYE DAİR
Bulutların arasında belli belirsiz bir ışıltı yeryüzüyle buluşmuş.
Yine de mavi, temiz, insanın içinde iyi şeyler olacak duygusu uyandıran bir sabah. Ruhumun kırıklarını bulabildiğim her merhemle sarmaya çalıştığım bir yıl artık geçmiş sayfalardaki yerini aldı. Yalnız unutmamak gerekir ki saat dahi günde iki kez doğruyu gösterir. Belki bundan sebep kalbimde kocaman bir teşekkür demetiyle sabahın sessizliğinde yeni yılı karşılıyorum. Bu yıl herkesin kalben “iyileştiği” bir yıl olsun dediğim ve gökyüzüne savurduğum kelimelerin sihiri, elbet yerini bulacak, er ya da geç iyilik kazanacak.
Edebiyatın alevini biraz harlamak, varlığına teşekkür etmek benim için bir ritüel. İşte bu gökyüzü ve bu hislerle, fonda Gibran Alcocer’in İdea10 melodileriyle hadi gelin sizi kadife kelimelerin bir testiden sızan su misali hüzünle beslendiği bir öykü kitabına götüreyim yeni yılın ilk sabahında. Başucu kitaplarımdan biri olan öykü kitabına dair yazı bize yeni yıl hediyesi olsun.
“Deniz Kenarında Geyikler” Alman Yazar Ralf Rothmann’ın öykü kitabı. İlk basım tarihi 2009 ve Metis Yayınları’ndan bulabilirsiniz. Öykü okumayı bana sevdiren birkaç isimden biri ve sanıyorum ki 8-10 yıl önce keşfettim. Bu bir terapi gibi, bir iç dökme seansı gibi her zaman ulaşabileceğim bir yerde var oldu, evimde beni bekledi. Ne zaman kapısını çalıp misafir olsam aynı incelikli nezaketle kabul etti. Besledi, ruhumun kıyılarına o dalga seslerini taşıdı. O satırlar arasında gezerken o iyot kokusunu, yas duygusunu, yalnızlığı, anlara dair yaşanmışlıkları önüme serdi. Bazen bir pasaj, bir öykü, bazen sadece Deniz Kenarında Geyikler. Bitirdiğinizde şöyle bir çevrenize bakıyor ve hayatın gerçekliğine bir sandal ıssız bir adaya nasıl yanaşırsa öyle yanaşıyorsunuz.
Boşanma sürecindeki yalnız bir anne, yalnız bir kadın doktor. İş görüşmesi öncesi kızını bakıcısına bırakması, karlı bir kış sabahı yola devam etmesi ve anlara, anılara dair bir karşılaşma… Baltık Denizi’ne bakan bir ev. Çok sevdiğiniz ancak ayrılmak zorunda kaldığınız evinizin satılık ilanıyla karşınıza çıkması size ne hissettirirdi? İçinizdeki merakı yenemeden kapısını çalmaya neden olup kendinizi sanki o evle ilk kez karşılaşıyormuş gibi alıcı rolüne taşır mıydı? Kahramanımız bunu yapıyor. Bir zamanlar başka bir atmosferin hâkim olduğu o kapılar ve duvarlar, o merdivenler, odalar, sonsuz mavilik ve uzakta bir zamanlar aşina olduğu; şimdiyse yabancı gelen manzaralar. Sahil ve deniz kenarında geyikler…
Aslında acılar…
Ve aslında hüzünler. Bir zamanlar var olan ama şimdi bir nedenle elinizden kayıp gitmiş huzur anlarının, o yaşanmışlığın ve harcanan emeğin size artık çok uzak gelmesi. Duvarlara çarpan ve bir yerlerde asılı kalan seslenişlerin artık o evde sizden başka hiç kimsenin kulağına değmemesi ve sizin o evde gördüklerinizi hiç kimsenin göremeyecek olması ne tuhaf değil mi? Belki mutfak tezgâhından dökülen bir bardak suyun sesi, belki bu duvar yeşil mi olsa bordo mu diye hayal eden bir gözün varlığı, odalardan bahçeye yansıyan sade melodilerin ağaçlara çarpması yeniden dönmesi, akşam kızıllığı, ayın gökyüzündeki hareketleri… Sesler ve duygular, sevişler ve küsmeler, telaşla merdivenden onca yükle inişler, bebeğinizin nefesi, geceye karışan uyku mahmurluğundaki iç kırıklığı.
“Kapıya kadar bana eşlik etti, orada yakamdan bir şey aldı. Dudaklarının çevresinde acı bir ifade gördüm sandım ama gözleri iyilik doluydu. Peki öyleyse. Bol şans doktor hanım. En azından sağlam bir şirket. Kocam yıllarca oranın çimlerini biçti. Döndüğünüzde de fırından yeni çıkmış kekimiz olacak. ” Cümlesi nasıl samimi bir ilgiyi veriyor okura.
Ya da eski evinin önünden geçerken ilanı gördüğünde yaşadığı tutukluk: “ Uzun süre hareketsiz halde otomobilin içinde bekleyip evi izledim. Ateşim yükselmişti sanki. Buraya ektiğimiz ilk bitki olan yalancı iğdenin önceki yazdan kalma meyvelerinin turuncusu beyaza dönmüştü.”
Beni en çok etkileyen bölümüyse merakına yenilip eve girdiğinde odaları gezerken sıranın çocuk odasına geldiği sahne olmuştur hep, hani şu herkesin kendinden bir iz bulduğu deyişler vardır ya işte o misal:
“Adam eşiği geçti, kollarını göğsünde birleştirdi ve benimle beraber pencerenin yanındaki duvara, oradaki izlere baktı. Boya izleri tam kapatamamıştı.
Eh, dedi, bunlar da herkesin dikkatini çekiyor. Çocukça bir şey diyebilirsiniz. Başını iki yana salladı. Saçma sapan bir şey işte değil mi? Taze alçılı sıvanın metrekaresinin kaça çıktığını biliyor musunuz? Sonra da kalkmışlar hem baba, hem anne, hem de bebek pençelerini bastırıp iz bırakmışlar. Hem de ebediyen. Hoş o da gelip çattı ya.
Burnundan soluk verdi ve bana baktı. Gözlerinin kenarından birer ışın gibi dağılan kırışıklıklar teninin renginden daha açıktı ve bakışları bana metalden göründü.
Rimeliniz mi akıyor sizin?
Öyle mi? Olabilir. Sırtımı ona döndüm. Parmaklarım titriyordu. Suya pek dayanıklı değil de. Siyah boya elimin tersinden aktı.”
…
Sarsıcı bir öykü kabul ediyorum yine de her şeye rağmen yeniden başlamayı göze alan, güçlü, mücadeleden yılmayan bir kadın öyküsü.
Ve ben de…
Mucizelere inandığım gibi, kelimelerin gücüne inanıyor; bu sihirli kanat çırpışların gelip yüreğinizdeki ama bir acıya, ama bir geçmiş anısına, ama yeniden başlama hissine; belki de hiçbir şeye tutunuyor. Ancak siz de biliyorsunuz ki o hiçbir şey sizin için bir anlam ifade ediyor, o bir şey neyse ona dokunuyor ve işte bugün bana bu yazıyı yazdırıyor; yarın size bir çiçek aldırabilir, eski fotoğrafları açtırabilir, müziğin sesini bir parça yükselttirebilir.
Öykü hayatımızda hep var olsun.
Rimellerin akmadığı, iyi bir yıl olsun.
Ayşegül Ekşioğlu