O zamanlar doğduğu topraklar ne kadar da bereketli ve renkliydi, hatta her sabah güneşin yarattığı aydınlık ve sıcaklıkla, o mavi-yeşil doğada, kuş cıvıltıları onun dansına eşlik ederek uyandırırdı yatağından, büyük bir ferahlıkla ve umutla koşardı kahvaltıya. Çocukluğunun her günü böyle geçerdi; kıymetli köpeği Dost, büyükannesi ve büyükbabasıyla birlikte yaşadıkları evin bahçesinde, neşeli ve mutlu bir çocuk olarak büyürken, bir gün çocukluğunu burada tamamlayıp, yetişkinliğini ise başka bir şehirde arayacağını hiç de hayal etmemişti aslında. Hep burada, dünyadaki olup bitenlerden hep bi haber, tertemiz zihni ve kalbi ile neşe içinde büyüyeceğini düşlemişti.
Ama artık başka topraklardaydı, iyice büyümüş, yetişkin bir genç kız olmuştu ve burada tüm yalnızlığına rağmen şimdilik yüzü hala gülüyor ve parlıyordu, kollarını açarak şöyle bir etrafına baktı; doğa her yerde çeşitliliğin zenginliği ile durmadan üretiyordu sanki; rengarenk meyveler, umut veren çiçekler, özgürlük kokan gökyüzü ve kuşlar, köpekler, kediler, içindeki neşenin ve sevginin kaynağını da oluşturuyordu sanki. Bu fark ettikleri ona, doğanın her an aslında hepimize süpriz bir armağan sunabileceğini söylüyordu sanki. Ortaya çıkan her şey aslına hep bizim için diye düşündü; tüm insanlık ve tüm canlılar için doğanın mucizeleriydi ve onu sunarken ne kadar da cömertti. Yaşadığı bu yeni dünyadan aldığı ilhamla ruhu iyice canlanıyor, burada yaşamaya da ısınacağını düşünmeye başlıyordu. Her şey birbirini nasıl da tamamlıyordu. Bu doğal zenginliğin kendine özgü güzelliklerinin değerini de biliyor olmanın ferahlığını hissetti. Ancak aynı doğa diğer yandan da kendi ritmine göre bağımsız hareket ediyor ve adeta asice kendi senfonisini çalmaya, kendi düzeninde işlemeye de devam ediiyor, hiç boş durmuyordu.
‘Peki insan bununla gerçekte ne kadar uyumlanabiliyor?’ dedi kendi hayatındaki kontrol edemediği hızlı değişimi de düşünerek... Seçimlerimizin ritmi doğaya uymadığında, bizler nasıl birileri oluyoruz, nasıl tepkiler veriyoruz yaşama, onun bize verdiği mücizeler karşısında bizlerde ona hakkını yeterince verebiliyor muyuz diye düşündü, sorular peşi sıra dizildi zihninde, gördükleri üzerine uzun uzun düşünmeye başladı...
Yaşadığı bu yeni kasaba, farklı kültürlerin ve insanların bir araya geldiği bir yerdi. İnsanların farklı geçmişlere sahip olmalarına rağmen, hepsi aynı topraklarda bir arada huzurla yaşıyor ve birbirini her daim kucaklıyordu. Kendisini hala tam olarak bu kasabaya ait hissedemiyordu. Diğer yandan babasının işi sebebiyle uzun zamandır göçebe bir ailede yaşıyor olmasına rağmen, çocukluk yıllarında zamanının büyük bir bölümünü sadece aile büyükleriyle ve evinde geçirdiğinden, farklı kültürlerle, kalabalıklarda iç içe yaşaması ona tatmadığı yeni deneyimler ve geniş bir perspektif kazandıracağa benziyordu. Bu deneyimler, onun insanlar arasındaki farklılıkları anlamasına yardımcı oluyordu. Mutluydu, bu farklı insanlar içinde özgürce yaşarken, herkesin de bu özgürlüğe ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışan esnek birine dönüşeceğini ve bu sayede duygularının kirlenmeden masum kalabileceğini hissediyordu.
Çok severdi anne babası onu, bu sürekli değişiklikten, tam olarak bir yere ait olamamanın getirdiği olumsuzluklardan etkilenmesin diye ailesi ondan sevgi ve güveni hiç eksik etmemişlerdi. O da varlığıyla evin içine neşe getirirdi her daim dansları ve enerjisiyle, hiç kızamazlardı ona. Renkli dünyası rengarenk kumaşlardan yapılmış elbiselerine de yansırdı, en sevdiği renk kırmızı, en sevdiği çiçeklerde kırmızı güllerdi.
Ancak uzun süre yerleşik bir düzende olamayınca, çocukluktan yetişkinliğe geçtikce ve sürekli değişen koşulların getirdikleriyle, zorluklar ve yol ayrılıklarıyla yüzündeki neşenin de yerini zamanla derin bir yalnızlık alıyordu. Zamanla geleceğe dair zihnini kaygılar doldurur oldu. Artık onu neşelendirmeye çocukluk oyuncakları elbette yeterli olmuyordu. En çok da içini dökebileceği, düşüncelerini anlamlandırmasına ışık tutacak yakın bir arkadaşa ihtiyaç duyuyordu. Daha bir içe dönük oldu, kendiyle zaman geçirmesini keyifli kılacak farklı aktiviteler arayışındaydı. Bu tek başınalık sürecinde en çok da kendini keşfetme yolcusuydu o! İçsel dönüşümünü gerçekleştirirken, yaşadığı yeni toprakların verdiğin ilhamla ve keşfedilecek yeni yerlerin heyecanıyla sanatın da gücünü keşfeder oldu. Resim yapma merakı renklere olan aşkından geliyordu, uzun yıllardır kendince çalışıyordu ve bu yol ona duygusal olarak ve kendini ifade etme fırsatı sunuyordu. Doğanın tüm renklerinden ilham alarak, güzel olan her şeyi tuvaline yansıtarak, hem kendini hem de çevresini iyileştirmeye başlayacaktı ama henüz bundan kendisinin de haberi yoktu.
Sadece çocukluğundan yanında gittiği her yere götürebildiği bir tek Dost’u vardı ki tüm dünyasını onun sevgisi kaplıyordu. Bu sadık Dost ona duygusal olarak büyük bir destek sağlıyordu ve onun sayesinde diğer tüm dilsiz dostların varlığının ve sevgisinin değerini de keşfedebilmişti. Dostu, onun gücünü ve sevgisini taşıyan ve diğerlerinin ihtiyaçlarını da fark etmeye dair bir kılavuz haline gelmişti. Zamanla, onun içindeki bu sevgi, toplumun öteki diye bir kenara koyduğu her canlıya dair olan empati duygusuyla birleşiyor ve gittikçe de onlarla kurduğu bu bağ güçleniyordu. Doğanın mucize ve zengin çeşitliliğine ve tüm canlıların eşsiz güzelliklerine olan bu büyük sevgi, içinde bir ateşi alevlendirmeye başladı. Kalbi ve bilincinin kararlılığı, ötekileştirilmiş her şeyi savunmak için bir misyonla buluşmak istiyordu. Tek başına ne yapabilirdi?! Nasıl bir süreç olacaktı bu ve nasıl başlatır ve yönetirdi, henüz kafasında net değildi ama onunla birlikte hareket edecek, inançlı bir insan gücüne ihtiyacı olduğu netti. Bu bir topluluk olmalıydı, doğanın güzelliklerini korumak ve ötekileştirilen her canlıyı yaşatmak, sevgi ve saygı göstermek için bir araya gelmeliydiler.
Geçmişinin getirdiği yalnızlık ve zorluklara rağmen, bu amaç uğruna güçlü bir genç kadına dönüşmüştü artık. Kendi gücünü keşfetmek ona çok iyi hissettirdi. Tüm canlılar için mücadele eden, doğanın herkese yetecek kadar var ettiği mucizlerini korumaya çalışan, sevgi dolu bir insan olarak parlıyordu adeta. Bu onun kalbinin enerjisinin parıltısı gibiydi. Yetenekleriyle bu hayal ettiği doğadaki diğer canlıları koruma sürecini nasıl birleştirebilir ve bir fayda elde edebilirdi diye derin derin daldı düşüncelere. Artık varlığının anlamının ne olduğunu, sanki bu dünyaya neden geldiğinin sebebini bulmuş gibi sevindi. Kendi yaşamından yola çıkarak, bir canlının en çok da başka bir canlıya ihtiyacı var yaşarken diye geçirdi içinden. Üstelik onlar insanlar gibi konuşarak da anlatamıyor dertlerini. Yaşadığı kasabadaki tüm hayvanları bir araya toplamaya kararlıydı ve herkesin ufacık bir katkısı ile bile onları yaşatacaktı. Nerden başlamalıyım diye düşünürken resim yapma yeteneği sayesinde belki de ilk adımı ben atmalıyım diye bir ışık yanıverdi. Aklından geçenleri önce bir planla yazıya dökmeye karar verdi. Uzun zamandır yalnızlık hissettiği kasabada ona en çok renkli boyaları, tuvali, ortaya çıkardığı doğadan aldığı ilhamla ürettiği resimleri geldi. Koşarak eve gitti, evin giriş katındaki atölye olarak kullandığı odaya heyecanla daldı. Bugüne kadar kaç tane resim yapmıştım acaba diye saymaya başladı. Farklı konularda ama hepsi yaşadığı doğayı anlatan rengarenk resimlerden eline ilk önce atlarla dolu çiftlik resmi geldi, hiç fena değil dedi, ufak dokunuşlarla bitmiş sayılabilecekti, sonra karşıda üzeri karlarla kaplı dağın ve ardındaki bulutların, kuşların göç ederken bulunduğu resim ilişti. Bir sürüydü, evet bir sürü diye tabi ki çok mutlu oldu. En son eline gelen resim ise çok sevdiği babaannesinin gençliğinde çekilmiş bir fotoğrafından esinlenerek kendince yapmaya çalıştığı portresi denk geldi, o çok özeldi . O tam bir Cumhuriyet kadınıydı, tarih öğretmeniydi, o yüzden de en çok Atatürk’den bahsederdi. Nasıl üreten, nezaketli ama biro kadar da güçlü bir kadın olabileceği konusunda nasihatlar ederdi sürekli, bize yakışan da budur derdi o mağrur duruşuyla. Özellikle de gençken yapmaktan çok hoşlandığı ve ritüele çevirdikleri, arkadaşlarıyla gittiği Pera Otelindeki çay saatleri anılarını anlatırdı. İsmini de keza babaannesi oradan esinlenerek koymuştu, her daim şıktı babaannesi, hep şapkalar takardı, saçları hep derli toplu yapılıydı ve kırmızıyı da çok severdi. Portresi de o halini barındırıyordu işte. Bir an tereddüt etti, bu resmi sergiye koymalı mıydı....?
Genç kadın çalışmaya başladı, önce bir davetiye hazırladı ve bunu kasabadaki herkesin kapısına bıraktı ve tüm resimlerini satmaya karar verdiğini, elde edeceği gelirle hayal ettiği hayvan barınağı projesini nasıl hayata geçirebileceğine dair düşünü öyle samimi bir dille anlatmıştı ki, belki de hak ettiğinden daha bile fazla bir gelirle bu düşü gerçek olabilirdi. En azından bunun için niyet etmişti.
O gün geldi çattı işte, heyecanla ve güzel umutlarla başladığı, amatörce düzenlenen serginin açılışı ve bağış kampanyası kasaba sakinlerinden gerçekten de büyük bir destek gördü. Sergiyi ziyaret edenler, resimler aracılığıyla doğanın güzelliklerini ve hayvanların yaşamını daha yakından anlama fırsatı buldular. Bağış kampanyası için düzenlenen bu sergi beklenenden daha fazla ilgi gördü. Genç kadın elde edilen bu gelirle kasabadaki hayvanları koruma projelerine destek sağlamaya çok kararlıydı ve biliyordu bu bir başlangıçtı. Önemli olan kollektif bir bilinci uyandırmak, onu güce çevirmek ve ilk adımı atabilmekti. Genç ama aşırı duyarlı bu büyük gönüllü kadın, elde edilen bağışları kullanarak kasabadaki hayvan barınaklarına ve koruma projelerine destek sağladı. O gece inanılmaz bir huzur hissetti kalbinde. Bu projeler, yaralı hayvanların tedavisi, yaşam alanlarının korunması ve doğayı dengeli bir şekilde tüm canlılar için sürdürülebilir bir yaşam ortamına çevirmek konusuna odakla devam edecekti, emindi. Bunun yayılımının artması için yeni fikirler de üretmeye devam ediyordu. Çevre okullarla işbirliği yapmaya başladı. Çocuklara hem hayvanların huzurla ve güvenle yaşabilmeleri için onların doğal ortamlarına insanların nasıl iyi bakmaları gerektiğini anlatıyor, bu konuda eğitimler düzenliyordu ve onları hayvan barınaklarına götürerek onları sevmeyi öğretmeye ve onlarla birlikte yaşamanın ne büyük bir mutluluk olduğunu göstermeye çalışıyordu. Bununla da yetinmedi, doğanın içinde çocuklara resim atölyeleri düzenledi. Bu sayede amacı hem sanatın gücünü kullanarak çocukların duygularını renkler aracılığıyla dışa vurumunu sağlamak istedi, hem de aynı zamanda ortaya çıkan resimlerle yine sergiler yaparak, geri dönüşleriyle çocukların barınağa destek vermesine de ilham veren olmayı hedefliyordu. O minik parmaklardan çıkan resimler sayesinde çocuk kalpler de kendilerinin de bu yaşta bile faydalı olabileceği alanları keşfediyor ve öz değerlerini arttırmış oluyordu. Düzenli doğa gezileriyle, ağaç dikme projeleriyle çocuklara doğa ve hayvan sevgisini aşılamaya gayret etti. Yürüyüşler, kamplar, doğa temalı film gösterimleri gibi etkinlikler ve neredeyse küçük festivaller düzenleyerek, insanların doğayla daha sık buluşmasını ve nasıl bir şifa olduğunun farkındalığına ulaşmalarını sağladı. Artık herkesin duyarlılığı ile hem kasabanın sokak hayvanları düzgün bir barınağa kavuşmuştu ve huzur içinde yaşıyorlardı, hem doğayı sevmeyi korumayı çocuklara öğretiyordu, hem de tüm halkın birlik içinde neleri mümkün kılabileceğini onlara gösterdi. Okul müdiresi çocuklarla birlikte ona teşekkür etmek için bir süpriz plan yapmıştı ve sınıfa girdiğinde alkışlandığında çok duygulandı, gözlerinden akan yaşları durdurmaya çalışmadan;
“Esas ben size teşekkür ederim çocuklar, biz mi onlara yardımcı oluyoruz yoksa onlar mı bize acaba, içimizdeki iyiliği dışarı çıkarmamıza yardım ettikleri için önce dilsiz dostlarımıza ve sonra eşlik ettiğiniz için size ben çok teşekkür ederim” dedi. Çocuklar çok da ne demek istediğini anlamadı doğrusu, o da fark etti ama önemli olan bunu şimdilik anlamaları değil, onlara davranış olarak kazandırabilmekti. Dayanışmanın, imecenin önemi, bu dünyada her birimizin tüm canlılardan yaşamalarından sorumlu olduğumuzun farkındalığına varmamız ve bunun davranışa dökülebilmesine dair üzerimize düşen sorumluluğu onlara bu yolla kazandırabilmemizdi.
“Bu yaptığımızla kim kimi şifalandırıyor, kim kime iyilik yapıyor acaba?! diye içinden geçirdi ama seslendiremedi.
Bu süreçte, kendi çabalarının ötesinde toplumun da bu projelere sahip çıkmasını sağlayarak, birlik beraberlik içinde birbirine yeten bir kasaba ve sürdürülebilir bir doğa koruma çabalarıyla dolu bir yaşam tarzı yaratmış oldu. Kasaba sakinleri arasında dayanışma ve sevgi dolu bir atmosfer oluşmuş, onun başlattığı hareketin etkileri de giderek büyüyordu.
Onun hikayesi, gittikçe yalnızlaştığını düşünen, hüzünlü bir genç kadının yeni bir yaşama başlangıcından, güçlü yetişkin ve herkese ilham veren bir kadının zaferine dönüşüyordu adeta ve bu daha uzun sürecek bir yolculuktu.
Onun adı Pera’ydı, babaannesi koymuştu.
Ve unutmadan bu arada babaannesinin portresini babası satın almış ve saklamıştı, sergiden bir kaç ay sonra doğum gününde ona hediye ettiğinde ikisi de mutluluktan ağlıyordu....
İşte bu portrenin bir gün yaşamının bir noktasında varlığına anlam bulduğu bir işle kendini tamamlamasında bu kadar önemi olacağını hiç düşünmemişti. Tüm ömrü boyunca kurduğu tüm düşleri bir bir yaşamında gerçeklik buluyordu. Yaşamı boyunca ona da en büyük dostluğu gösteren tüm hayvanların ihtiyaçlarına insanların duyarsız kalmasına, onlara eziyet etmesine ve onlar için yeterince bişeyler yapamadığı inancıyla uzun yıllar hep öfke duymuştu. Fark etti ki şifa sevgideydi ve kendi yüreğini öfkeyle kirleterek onlara da faydası olamıyor kendi enerjisini de tüketiyordu. Belki tüm dünyadaki hayvanlar için kaynağı yoktu, hepsine bir şey yapamıyordu ama en azından herkes kendi çevresindekilere yetmeye çalışırsa bu çığ gibi büyüyebilirdi. Bu kızgınlığı
böyle güzel bir işe dönüştürebilmeyi seçtiği için kendini çok güçlü hissediyordu. Öfke değil sevgi kazanıyordu. Yüzündeki ifade bir yandan dayanışmanın direncini temsil ederken, diğer yandan yıkılmaz, içsel bir gücün, hayata olan sevgi ve umut belirtisini temsil ediyordu. Bu resim belki de onun kendini gerçekleştirme hikayesini anlatan bir sembolden ibaretti; geçmişini, yaşadıklarını, biriktirdiklerini, değerlerini ve gelecekte olmak istediği kişiye dair yapmak istediklerini net bir biçimde ortaya koyması için ona gücünü hatırlatacak olandı...
Sonra her koşulda beni seven, koşulsuz sevgiyi bana öğreten köpeğim Dost burnuyla beni uyarıyordu, hadi uyan da dışarı çıkalım artık.
Aynur Görmüş
PS: Fotoğraflar, Pera Palace Otel’in tarihle iç içe geçmiş büyülü atmosferinde, her zaman ki gibi etkinliklerini her daim konuşturan @lavisioneart galerinin bu ortamla da büyük uyum sağlayan organizasyonu ile gerçekleşen sergimizin açılışından...
Niyette olduğunuz, mümkün kılabildiğiniz, cesaretle yapabildiğiniz ya da yapamadığınız ama yaşamınızdaki her şeyle tamamlanabilmeniz dileğiyle… Yolu iyilik, nezaket ve sevgiden geçen herkese selamlar olsun!