Ulu Şef

 

 

Saat 16.20, günlerden şubat, aylardan salı. Faydasız İşler Genel Müdürlüğü’nün altıncı katı. Heves Gömme ve Kursak Tıkama İşleri’nden sorumlu Şef’in masası. Masanın arkasındaki büyük pencereden sızıyordu batmakta olan güneşin turuncu ışıkları. Şef’in masası üzerinde duran boş çay bardaklarındaki dudak ve parmak izleri iyice ayyuka çıkmıştı. Ama bunu güneşten başka gören yoktu. Kahverengi kalemlikte iki dolmakalem vardı. Onlar bir bakıma suç aleti sayılabilirlerdi. Veya suç ortağı… Kristal sert kesimli ve gösterişli kül tablası, kahverengi büyük büyük taşları olan tesbih, iricene bir sümen, içi kâğıt dolu birkaç dandik klasör… Masa mevcudiyeti böyleydi. Şef’in isimliği tam ortadaydı. İsimlik öyle abartılı ve büyüktü ki saygı duymamak için daha büyük bir isimliğe sahip olmak gerekirdi. Şef’in bir de sandalyesi vardı. Masasının önünde duran iki küçük tekli koltukçuk, sandalyenin yanında portakal sandığı gibi kalıyordu. Şef’in masası kutsal bir varlık gibi görünüyor, ibadet etme isteği uyandırıyordu insanlarda. Şef’in kutsal masası, pek çok hevese mezar olmuştu aslında. Hatta bazı heves ölümlerinin adı bile konamadığı için topluca gömülmüşlerdi sümenin altına. Burada ölen hevesler toprağın altına değil 6 kat üstüne gömülüyordu. Onun için gerçekten kutsaldı Şef’in masası. Kursak tıkama işlerinde ise randımanlı gitmiyordu işler. Ama Şef’in masası mesai saatlerinde hep kalabalıktı. Çaylar içilir, dertler anlatılır, ah’lar bırakılır ve gidilirdi. Masanın üzerindeki ah’ların sayısı, boş çay bardaklarının sayısından çoktu.

Şef’in imza atmaktan ve heves gömmekten yorulmuş parmakları isyan etmekteydi. Güneş batıyordu. Şef, yorgun olduğunu parmaklarındaki sızıdan anlıyordu. Zira; ellerini, kollarını veya kafasını kullanmazdı çalışırken. Parmakları yeterdi. Şef, parmaklarını pantolon cebinde sokarak odasından ayrıldı. Parmaklar, pantolonun dar cebinde olmaktan çok hoşnut olmasalar da eve doğru yola çıktıkları için umutluydular. Çünkü Şef’in güzel bir karısı vardı ve Şef’in parmakları bu kadını seviyordu. Kadın da parmaklara karşı boş değildi. Kutsal masasından uzaklaştıkça, normal insanlar gibi davranmaya başlıyordu Şef! Elleri, kolları ve kafası çalışmaya başlıyordu.

Müdürlüğün karşı köşesindeki Sabit Fikirliler Dayanışma Derneği sakinleri, gergindi. Güneşin battığına inanmıyorlardı. Onlar, domateslerin acı çektiğine inanıyorlardı. Bir kısım dernek sakini de Plüton’a iade-i itibar işine vermişlerdi kendilerini. Karşı kaldırımdan yürüyen Şef’le göz göze gelen dernek sakinlerinden biri eliyle çay karıştırma işareti yaparak Şef’i derneğe davet etti. Şef, başını hafif öne eğerek ve sağ avuç içiyle kalbinin üstüne üç kez hafifçe vurarak (ilki biraz uzun olmak kaydı ile) bu daveti nazikçe geri çevirdi.

10-15 dakika kadar sabit hızla yürüdükten sonra oturduğu mahalleye gelmişti. Mahallenin manavının sesiyle irkildi; ‘‘Şef, şu bizim oğlanın iş…’’ Daha adamın lafı bitmemişti ki, Şef elini havaya kaldırarak (dur diyen bir polis memuru gibi) manavın lafını kesti ve; ‘‘okuyacah kadaşum, önceleyin okuyacah!’’ dedi. Şef, hızını düşürmeden yürümeye devam etti. Küçük bir hareket ve bir cümleyle bu isteği net bir şekilde karşılamak hoşuna gitmişti. Çok temiz iş. Zahmetsiz. Daha bir mağrur yürüyordu artık. Sanki bir kadeh bir şey içmiş gibi ayakları yere daha hafif basıyordu.

Evine yaklaşınca, tekrar başını önüne eğerek yürümeye devam etti. Eve yorgun gelmesi beklenirdi ondan. Üç katlı binanın ikinci katında oturuyordu. Apartman kapısı genelde açık olurdu. O gün de açıktı. Ağır ağır, sanki yorgunmuşçasına çıktı merdivenleri. Kapıyı karısı açtı. Çocukları okuldan gelmemişlerdi. Birkaç saniyede hoş geldin – hoş bulduk faslı bitti. Televizyonun tam karşısındaki tekli koltuğa bırakıverdi kendini. Yorgun taklidi yapıyordu Şef. Çünkü evde yorgunluğuna saygı duyuluyordu. Ve tüm yaptıkları hayra yoruluyordu.

Çok geçmeden, bol köpüklü kahvesi geldi. Karısı kahveyi bırakarak mutfağa döndü. Şef, kahvesini höpürdeterek içti. Sanki salondaki eşyalara ‘‘ben geldim’’ diyordu. O, eşyaları sever ve değer verirdi. Çok eşyası vardı. İçkiyi fazla kaçırdığı bazı gecelerde; eşyaların bir gün delirebileceğine ihtimal verirdi. Delirseler bile, o salon kapısına güvenmeye devam edecekti. Öyle karar almıştı. Salon kapısını oldum olası sevmişti. Yalnız başına oturuyordu salonda. Cep telefonunu eline aldı. Müdürlükteki İnatla Mücadele Dairesi Sekreteri’ni araması gerekiyordu ama eli yanlışlıkla son aramalara dokundu ve karısını aradı. Karısı mutfakta akşam yemeği hazırlığı yapıyordu. Hemen yan koltukta duran karısının telefonu çaldı. Kendi kendine mırıltı tonunda ‘‘hay aksi, yanlış aradık’’ tarzında bir şeyler söylenerek karısının telefonuna doğru yöneldi. Telefonda ‘‘ULU ŞEF arıyor…’’ yazıyordu. Durakladı. Şaşırdı. Ne hissedeceğini bilemedi. Karısı geldi salona, ‘‘kim aradı beni’’ dedi. Şaşkınlığını belli etmek istemeyen Şef  ‘‘bendim, yanlışlıkla aradım’’ diyerek konuyu da telefonu da kapattı. Karısının gözünde ‘‘ulu şef’’ olmanın tuhaflığını yaşıyordu.

Çocukların geldiğini, masanın hazırlandığını ve masaya çağrıldığını bile fark etmemişti. Durgun ve düşünceliydi. Sanki bedeninden çok uzaktaydı aklı. Bu durgunluğunu fark edip soru soran ev halkına yorgun olduğunu söyleyerek kendini erkenden yatağa atmıştı. Karanlık ve yalnız odada gözleri hepten büyümüş, aklı iyice karışmıştı.

Tüm akraba ve tanıdıklarının ona ‘‘Şef’’ diye hitap etmesini anlıyordu. Hatta hoşuna bile gidiyordu. Ama karısının onu ‘‘Ulu Şef’’ diye nitelendirmesi tüm işini, eşini ve kendini sorgulamasına neden oldu. Beyin işlemcisi, sorgulama süresini önce 16 saat olarak verse de sonra revize ederek 22 saat olarak veriyordu. 22 saat sürecek sorgulama boyunca bilincini kapatmaması gerekiyordu. Salonda portakal yiyerek televizyon seyreden eşi ve çocuklarına görünmeden dışarı çıkmanın ihtimalleri üzerinde yoğunlaştı. Sorgulama arka planda sürüyor ve bu sebeple kafasının ısınmasını engelleyemiyordu. Bu ısınma, sorgulama süresinin de uzamasına neden oluyordu. Soğuk bir şeyler içmesi gerekiyordu. Saatlerce içmesi gerekiyordu, hatta günlerce içmesi gerekiyordu… Ulu şef. Ulu. Şef. U… Mavi ekran…

Sessizce ve odanın ışığını açmadan giyindi. Cüzdanını alıp almadığını el yordamıyla kontrol etti. Sessizce odadan çıktı. Sokak kapısına gidebilmek için salonun kapısının önünden geçmesi gerekiyordu. Sert bir yüz ifadesi takınıverdi. Hızlı ve kararlı adımlarla kapıya yöneldi. Ayakkabılarını bir çırpıda giydi. Karısının ve çocuklarının şaşkın bakışları arasında onların sorularını duymazdan gelerek kendini dışarı attı. Apartmandan çıkıp ilk köşeyi dönünce rahatlamıştı. Bu işin hiç bu kadar kolay olabileceğini düşünmemişti.

Saatlerce boş boş yürüdü. Karanlıktı ve bu saatte dışarıda olmaya alışık değildi. Sokak lambalarının altından yürümek ve kısalıp uzayan gölgesini izlemek ona çocukluğunu hatırlatmıştı. Çocukluğunu özleyiverdi birden. Aynı hızla günümüze geri döndü! Ciddi ve dertli halini kuşandı tekrar. İçmek istiyordu. En çabuğundan, içilebilir miktarın en çoğundan! Pek içkili mekân da bilmezdi. Çok eskiden iş yerinden bir arkadaşının götürdüğü meyhane geldi aklına. Gitti. Meyhanenin kapısının önünde durdu.  Tüm cesaretini toplayarak girdi içeri. İçti, içti, içti… Kendinden geçti… İstenmeyen olaylar çıksın istedi. Çıkmadı. Güçlükle hesabı ödeyerek kendini sokağa attı. Kafası soğumuş ama sorgulama bitmemişti. İş yerinde olduğu gibi yine kafasını kullanmıyordu. İçgüdüsel olarak evine dönmeyi amaçlıyordu. Her gün yürüdüğü sokakların bu kadar güzel olduğunu ilk kez fark etmişti. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu… Sokaklarda yeni yeni elektrik direkleri keşfetti. Her keşfettiği direğin dibine biralı, patatesli, köfteli karışımlar bıraktı itinayla. Köfteleri çiğnemeden yuttuğunu fark edince kendinden utandı. 3-5 direk sonra midesi boşalmış, biraz rahatlamıştı. Bir direk daha kalmıştı önünde. O direkten sonra evine ulaşıyordu. Son direği tek eliyle tutarak ve başını öne eğerek destek aldı. Zor ayakta duruyordu. Derin bir nefes çekip evine gitmekti amacı. Derin nefes alırken başını kaldırdı hafifçe. Direkteki yarısı koparılmış bir iş ilanını fark etti. ‘‘Yurt dışında çalışacak vasıflı-vasıfsız elemanlar aranıyor…’’

 

 

Burak Ketenci

 

İlk yazım; 19 Ağustos 2017 / Moldova

Düzenleme; 12 Eylül 2024 / Atlas Okyanusu

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal TEKAĞAÇ

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...