Pencere

 

 

       Sabah uyanır uyanmaz ilk işim pencereyi açmak oluyor. Dışardan gelen temiz havayı ciğerlerime kadar çekmek istiyorum. Olmuyor. Egzoz kokuları, dönercilerin, kokoreççilerin baca dumanları, kornalar, çığırtkanlar... bu koca şehirde dün ne yaşanmışsa bugün de aynı şekilde hatta daha da beter devam ediyor. Evin içine bütün kötü kokular, sesler girsin diye pencereyi açık bırakıyorum!

 Üzerime geçenlerde indirimden kıstırıp 6 taksite böldürdüğüm eteğimi geçiriyorum. Ayna karşısında hafif bir makyajla güne hazır oluyorum. Kapıyı çekiyorum, merdivenlerden yavaş adımlarla iniyorum. Dış kapıdan çıkıp şehrin beni kucaklamasına izin veriyorum. Arkamda galata kulesi, kafamda acaba bugün eve sağ salim sapığın birisi peşime takılmadan dönebilecek miyim? düşüncesiyle yürüyorum.

      İş yerine ulaşmam için uzun bir otobüs kuyruğu beni karşılıyor. Konuşmalara kulak kabartmaya çalışıyorum. Pek anladığım söylenemez. Kulağıma aşikâr gelmeyen yabancı dilde konuşuluyor. Mültecileri, kaçak göçmenleri bağrına basacak kadar kocaman bu şehir! Sıram gelip otobüse biner binmez şoföre bakıyorum. Yılgın bir şekilde sabırsızlıkla binenlerin bitip kalkmayı bekler bir hali var. “Günaydın” diyorum. “Günaydın” diyerek karşılık veriyor. İçimden ‘hayret şoför dilimizi biliyor’ diyorum. Yüzüme hafif bir tebessüm yayılıyor. Ağır kokular arasında orta kısımlara doğru ilerlemeye çalışıyorum. Yaşlılar ve hamileler ayakta!.. Balık konservesi istifiyle bir saate yakın bir yolculuktan sonra iş yerine ulaşıyorum. Patron her zamanki yerinde, kasa da oturuyor. Biz arkadaşlarla iki vardiya çalışıyoruz. O tek ... güveneceği kimsesi olmadığı için sanırım kasada ondan başka kimseyi görmüyoruz. Lokanta da çalışıyoruz ama yemeklerden faydalanamıyoruz. Aşçıbaşı personele ayrı yemek çıkarıyor. Üstelik günde bir litre su içme hakkımız var. Bunların dışındaki her şey patronun önündeki deftere not ediliyor ve ay sonu geldiği zaman maaşlarımızda eksi olarak görüyoruz. Patronun iyi tarafları da var tabii. Akşama tezgâhta yemek kalırsa evlerimize götürmemize izin veriyor. Müşterilere günlük, taze pişen yemekler yedirme kafasında. Biz artık yemekleri yesek de umuru olmuyor. Bu geçim derdinde akşam yemeklerini bedavaya getirdiğimiz için kimsenin sesi çıkmıyor.

   Garson Mustafa, iki çocuk babası... balina ya benzeyen bu koca şehrin onu yutmaması için her daim kafasında hesap yapma peşinde. Bir keresinde, “sen rahatsın tabii, düşüneceğin bir eşin yok. Çocukların gideri, mutfak masrafın yok. Kazandığını yiyorsun. Ooh ne ala dünya,” demişti. Şakayla karışık. Tabi Mustafa tabi. Emin ol öyle! Ama bende her dakika düşünüyorum. Kaldığım eve kadar birisi beni takip eder mi? Gece kapıdan pencereden birisi girmeye çalışır mı? Yolda yürürken ve yahut bir parkta dolaşırken ney düğü belirsiz kişilerin sözlü, fiziki tacizine uğrar mıyım? Aldığım ücreti kirayı çıkardıktan sonra günlere böldüğüm zaman karnımı doyuracak paramın anca yetebileceğini. Her ay para biriktirsem yılda üç defa anca tiyatroya vs. Aktivitelere anca gidebileceğimi. Ah Mustafa daha neler düşünüyorum bir bilsen. Şu şehirde tek dertli senmişsin sanki. Lokantanın müdavimlerinden tekir kedisi saatini şaşırmadan miyavlaya-miyavlaya içeriye girmeye çalışıyor. Patron hemen müdahalede bulunuyor. “Atın şu salak kediyi dışarıya müşteri gelmeyecek, dükkânın bereketi kalmadı.” diyor. Ulan asıl bereketsiz sensin diyeceğim. Diyemiyorum. Kira gününün yaklaştığı geliyor aklıma. Ya Mustafa gördün mü tek düşünen sen değilmişsin diyorum. Mustafa’ya bakarak. O sıra da günün ilk müşterisi içeri giriyor. Samimiyetsiz bir selamlama ile... hırdavatçı Mecit. Cam kenarı masasına geçiyor. Haftanın dört gününü ayırdığı kuzu tandır yemeğini söylüyor. Az pilav eşliğinde. Hırdavatçı Mecit’in gözle görülür yaptığı bir işi yok. Babasından kalma dükkanında takılıyor. Hırdavat satışından çok insanlara yüksek faizle verdiği borç paralarla geçiniyor. Geçen gün hesabı öderken, ‘yeri geliyor bir günde senin bir haftalık yevmiyeni kazanıyorum’ dedi. Bana ne ulan senin ne kazandığından diyesim geliyor. Müşteri sonuçta gülümseyip geçiyorum. Bir çift giriyor içeri. Kız ürkek gözlerle etrafı süzüyor. Delikanlı ona nazaran daha cesur görünüyor. Gözlerine kestirdikleri lokantanın en uzak masasına oturuyorlar. Biraz bekledikten sonra gülümseyerek onlara yaklaşıyorum. Hissiz bir ‘hoş geldiniz’ diyorum. O sıra da kız, ‘Ya babam istemezse’ diyor. Delikanlı bana dönerek siparişi hızlı bir şekilde veriyor. Kızın elini tutuyor. Arkamı dönüp giderken, ‘sen yokken buz kesiyorum, hayatta yok gibiyim. Senin de üzülmeni istemiyorum.’ diyor. Çocuk arada sıkışmış, kız arafta belli. İşleri zor. Bir süre uzaktan gözüm istemsiz onlara takılıyor. Saf, ışıltılı bir sevgi çemberi içindeler sanki. Gözleri birbirinden ayrılmıyor. Yalandan da olsa sevmeyi beceremedim hiç. Karşıma çıkanlardan olsa gerek. Üç gün takılıp dördüncü gün yatağa atma peşinde herkes. Namuslu erkek yok mu be şu zalim memlekette diye derin düşüncelere dalmışken Osman Usta genç sevgililerin siparişlerinin çıktığını haber ediyor. Tek hamle de siparişleri akrobat esnekliğiyle ellerimin arasına alıyorum. Hızlı adımlarla genç çiftimizin yanına varıyorum. “Buyurun efendim. Afiyet olsun,” diyorum. Hafif gülümsüyorlar. Yanlarından ayrılırken, “inşallah bir gün çoluk çocuklarıyla gelirler,” düşüncesi beynimin her karesini sarıyor. Siz gelirsiniz de ben burada olur muyum bilmiyorum. Her genç insanın olduğu gibi benim de hayallerim var tabi. İnsan hiç hayalsiz yaşar mı? Ömrümü bu suratsız patronun yanında günde on iki saat çalışarak geçirmek istemiyorum tabi ki de. Ama yaşadığımız coğrafya da hayaller hayal olmak çıkamıyorum çoğu insan için. Yutuyor bu koca şehir güçsüzü. Ne kadar iyi niyetli olursan o kadar sırtına kamçıyı vuran çok oluyor. Gene de inancım şu ki; Yeşilçam filmlerinden öğrendiğim kadarıyla iyilik ve iyiler hep kazanır.

   Saatler bu şekilde ilerliyor. İşte akşam oldu bile. Tezgâhta kalan yemekleri arka tarafa mutfak kısmına teker teker özenle taşıyoruz. Bura da herkes evdeki nüfusuna göre paylaşıyor. En az ben alıyorum. Bütün gün yemek kokularının içinde kaldığımdan mıdır nedir insanın iştahı kapanıyor. En azından benim için öyle. Poşete koyduğum yemeyi çantama koyuyorum. Üzerimi değişip eve gitmek için yola koyuluyorum. Sabahı ayrı akşama ayrı bir surete bürünüyor şehir. Tekinsiz, güven vermeyen sokakları çoğalıyor sanki. Otobüs balık konservesi gibi sıra-sıra dizili insan yığınıyla dolu bir şekilde geliyor. Aralardan sıyrılıp kendime bir yer açıyorum. Hemen karşımda elinde ufak bir valizle oturan yaşlı bir adam dikkatimi çekiyor. Kar beyazı olmuş saçlarını özenle taramış, alakasız bir oduncu gömleğinin üzerine alakasız tonlarda bir kravat takmış ve ayakkabıları da eski tip yumurta topuk sivri burun deriden yapılmış, herkesin dikkatini çekecek şekilde duruyordu. Valizin etrafında büyük siyah poşetler vardı. Sanırım pazarda bir şeyler satıyordu. Eski zamanlar beyefendisi gibi göründü gözüme. Hulusi Kentmen babacanlığı vardı. Yaşı seksen vardı sanırım. Ulan bu hayat bu yaştaki adamı sokaklara düşürmüşse bize ne yapmazdı ki. Hüzün kapladı içimi. Emekli olsan n’olacak diye düşündüm. Bize madalya eşliğinde, “alın size yirmi beş yıl çalışmanızın karşılığı toplu paranız ve de dolgun emekli maaşınız” mı diyecekler sanki. “Toplu paranızla güzel bir semtte çok da eski olmayan bir ev alabilirsiniz. Belki üzerine bir de ufak bir araba bile alabilirsiniz” diyeceklerini mi sanıyoruz. Hayır tabi ki de! İşte yaşlı amca canlı bir şekilde karşımda duruyor. Emeklilik bize ölmeye kadar çalışmayı sunuyor!

    Otobüsten indikten sonra hızlı adımlarla evimin yolunu tutuyorum. Adeta maratonda gibiyim. Ama bu yarışmanın sonunda madalya yok. Sağ salim eve girme yarışı. Ölmemek üzerine kurulmuş. Bu düşüncelerin eşliğinde evimin merdivenlerini çıkıyorum. Papatya desenli anahtarlığımı çantamdan çıkarırken aldığım yemekler dökülmesin diye pür dikkat kesiliyorum. Anahtarı kapı kilidine takıp içeriye giriyorum. Ve bugün ki maratonda çok şükür bitmiş oluyor. Gözüm sabah açmış olduğum pencereye takılıyor. Yanına gidiyorum. İçeriye temiz hava haricinde her şeyin girmiş olduğunun farkında olarak yavaşça kapatıyorum.

    

 

İbrahim Korkmaz

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal TEKAĞAÇ

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...