Külahta Çilekli Çikolatalı

 

 

Öykü                                                         

Ada hep aynı. Erguvan ağaçları coşmuş, sakin bir mayıs yerleşmiş ağaç dallarına. Vapurdan iner inmez Mahmut Amca’ya uğradım, “Geçen yıl öldü,” dediler, oğlu bakıyormuş dükkâna, “Külahta çilekli çikolatalı,” dedim biraz buruk, hala aynı lezzet, aynı süt kokusu. Buralarda zaman durmuş. Boyası dökülmüş kapılar, sokaklar, uzayan gölgeler, yokuşlardan İstanbul’a bakış hiç değişmemiş.

Yol ağzına gelince bir süre bekledim. Son dönemeci geçip geçmeme konusunda kararsızım. Sonra yürüdüm, soluk soluğa tırmandığım yokuşun sonunda, karşımda yükselen iki katlı, kırmızı kiremitli eve baktım. Bahçe kapısına, pencerelerine, gözüme biraz kocamış görünen meşe ağacına. Eve uzanan bahçenin iki yanını otlar bürümüş, kayrak taşlarının üzerine sarkmış, gittikçe daralan yolu yer yer kapamış.

Bu sokaklar benimdi. Uzun yaz akşamlarında bir uçtan diğerine tek nefeste koştuğum ağaçlıklı yol da… Artık değil. Ne tuhaf, yirmi yıl sonra bakıyorum da hiç ayrılmamış gibiyim. Yolun sağında alabildiğine deniz uzanıyor. Bisikletimi sakladığım, bir ayak basımı yer bırakan çarpık kayalar da yerli yerinde.

Bulutlar çoğalıyor, akşama kalmaz yağmur başlar. Sokak kapısını araladım. Tiz bir gıcırtı sessizliği kesti. Beklemiş, dokunulmamış havada inceden bir küf kokusu burnumu sızlattı. Yuvarlak, ortası vitraylı pencereden zayıf bir ışık demeti değdiği boşlukta tozları havalandırıyordu. Hepsi bu mu, dedim. Bu kadar mıydı bu oda. Küçükken gözüme ne de büyük görünürdü. Her şey yerli yerinde. Duvara yaslanmış pedallı dikiş makinesine ilişti gözüm. Eski bir dost zamansız ayrılır da, hiç ummadık bir anda yeniden karşına çıkar ya öyle serinlik yarattı yüreğimde. Örtüsünü sıyırdım, kat kat yere indi danteller. Annem geldi, hemencecik oturdu önüne. Sırtı bana dönük, omuzlarından akan şalıyla, ensesinde topladığı topuzundan taşan bukleleriyle hala güzel. Desenli ipek kumaşı iğnenin altından geçirirken pedala basıyor, sonra duruyor, iğnenin ucuna kadar eğiliyor, dudaklarını dikecek sanıyorum, bir anda çıt diye ipi koparıyor. Ayağa kalkıyor, dal gibi bedenini saran siyah, uzun etekliği, kızılımsı ipek gömleği hatırladığım gibi. Şömineye doğru biraz döndüğünde yüzünü görüyorum. Gözlerinde yine ağlamış da belli etmiyormuş bakışı var. Kumaşı havaya kaldırıyor. Avuçlarının arasında toplayıp yanağına dokunduruyor. Dönecekken yerini boşluğa bıraktı. Bir toz kümesi kaldığı yerden uçuşmaya devam etti.

Ellerim iki yana düştü. En çok gözleri, gözlerini hatırlayamıyorum. Ela mıydı değil. Yeşil de değil, fazla buğulu. O kadar az bakmış ki gözlerime. Bugüne kadar taşımama gerek var mıydı bu ağırlığı, yıllar geçtikçe anlıyorum ki yokmuş. Bunu ona da söylemek isterdim. Olamadı.

Epey zaman geçiriyorum odalarda. Orta hol, fistolu örtüler, mutfağımız. İkinci kat koridorunun loş ışığında tavan arasına çıkan merdivene yönelmişken emlakçı arıyor. Müşteri sözleşmeden vazgeçmiş. Canım sıkılıyor, yine de kısmet diyorum. Bıraktığım yerden basamakları tırmanmaya devam ediyorum. Burayı ne çok severdim. Eşyalar azalmış. Anılar aslında. Ahşap askılık, tel dolap yok, annemin dikiş dikerken kullandığı manken tam hatırladığım gibi karşımda duruyor. Yalnız bu sandık. Yoktu diye kalmış aklımda. Merak ağır basıyor, kenarına ilişiyorum.

Kapağını açtım, ufak tefek eşyalar. Hepsine tek tek bakıp, bazılarını ayırdım.  Bu evi satsam da bırakmaya kıyamayacaklarım bir araya toplanmış, her şey bana ait. En sonunda altlarda kutuya benzer bir şey çarptı gözüme. Saten bir bohçanın içinde, özene bezene korunduğu belli, soluk renkli bir defter, şaşırıyorum.

Sandığı kapayıp kenarına oturdum. Kırmızı kumaş kaplı defter ellerimin arasında öylece durdum. Önce baştan sona sayfaları hızla çevirdim. Çıkardığı hışırtıya eski kitap kokusu karıştı. Her sayfası dolu dolu yazılmış. Kalbim yerinden çıkacak, sesi duvarlarda yankılanıyor sonra gelip kulaklarıma oturuyor. Bir kalp hastası için fazla bu heyecan. Birazdan ışıkları da yakmak gerekecek, elektriğin olmadığı geliyor aklıma. Neyse alır başka yere giderim. İçinden el yapımı bir ayraçla fotoğrafımız düştü. Bu fotoğrafı hatırlıyorum, beş yaşındaydım. Saçlarım iki örgü, üzerimde kadife bahçıvan pantolon, üzerimde açık renk boğazlı kazak. Kâküllerim kaşlarımın hemen altında bitmiş. Gülümsüyorum. Güzel bir restorandayız, yanımda annem. Üzerinde çizgili, kruvaze bir hırka var. Onda da benimkiyle aynı tonda boğazlı bir kazak. Çantasını sandalyesinin arkasına asmış. Uzun rugan çizmeleriyle bacak bacak üstüne atmış, ellerini göğsünde birleştirmiş bana bakıyor. Siyah beyaz fotoğrafta gözlerini yine tam seçemiyorum ve babam yine yok.

Bir günlük bu, belki de sadece bir hatıra defteri. Önce tam anlayamıyorum. Birkaç sayfa üzerinde fazlaca duruyorum. Anlıyorum ki bu bir mektup defteri. Gönderilmemiş mektuplar. Bana yazılmış, son derece özenle kaleme alınmış bir defter. Neredeyse haftanın üç günü yazmış. Seçerek başlıkları okuyorum. Kızım diye başlayanlar, Nihan’ım, narinim hepsi böyle devam ediyor. İlkinde bu fotoğrafla birlikte yazmaya karar verdiğini anlatıyor. En sonuncuya bakıp başa dönmeye karar vermişken sonlara doğru bir sayfada durdum. İsmim yok ya da bir hitap. Çok uzun bir mektup, satırları atlayarak göz gezdiriyorum hızla. “Bana kızma sakın,” diye başlıyor.

 

Bana kızma sakın,

Sana bu defterden bahsetmeyeceğim, tabi ki bu sandıktan da. Ada’ya ya da en azından eve bir daha gelmeyeceğini biliyorum. Yine de bir umut, belki. Tek seferde sana kendimi anlatmak için bir şans tanımış olacağım kendime. Başka koşullar olsun isterdim, başka bir hayat. Beklemekle geçmeyen. Senden önce de seninle birlikteyken de beklemek zorunda olmadığımız bir hayat. Tek isteğim benden nefret etmemendi olamadı.

Annemle birlikte beklerdim babamı. Üst katın penceresine geçer oyalanırdık. Ödevlerimi yaparken, radyo tiyatrosunu dinlerken, o kahvesini içerken, diktiği bir elbiseyi üzerimde denerken hep beklerdik. Ona sorular sorardım, dünyanın kim bilir hangi yöresinde, hangi odasında ne yer ne içerdi ki babam, bıkmadan yanıtlardı, kimi gerçek, kimi hayal. Sonra azaldı beklemeleri. Seziyordum. Artık babamın dönüşünü değil, gemiye ne zaman gideceğini soruyordu. Ya da kaç hafta kalacağını. Kart atmadığı zaman ya da telefon açmadığı zaman gözleri öyle ağlamış gibi bakmıyordu. Ben de büyüyordum ve anlıyordum artık.

Ve sonra bir gün dedin ki kızım, ben yatılı okumak istiyorum. İşte o an bir şeyler sezdiğini anladım neydi sezdiğin… Tüm yaz neden köşe kapmaca oynadığın, neden suskun, kitaplarına gömüldüğün, müzik derslerini istemediğin, sık sık babanı sorduğun çözüldü beynimde. Bizi sezmiştin! Büyük bir panikle geriye dönüp ne zaman dedim. Hatırladım. Kendime bile kabul ettiremediğim bir duyguydu sadece bunu böyle anlatabilseydim sana. Yabancı belki,  belki unutulmuş, buna rağmen hatırlaması özel. Anlatamadım, sen de fırsat vermedin. Şimdi sen de otuzlu yaşlarında…

 

Defteri kapadım.  Ne düşüneceğimi bilmeden, sonunu okumadan bekledim. Vapura yetişmem gerek, bir an kaçıracağım korkusuna kapılıyorum. Burada kalma ihtimalim dayanılmaz geliyor. Defteri çantama koyup tavan arasından iniyor, evden çıkmadan tarihe bakıyorum. Öldüğü hafta.

Bahçe kapısını çekiyor, yokuş aşağı yürüyorum.

 

 

Ayşegül Ekşioğlu

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal TEKAĞAÇ

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...