“Dışarı bakan hayal görür,
İçeri bakan uyanır.” C.G. Jung
Profesör Dr. Acar Baltaş*, “Hayalini Yorganına Gör Uzat” adlı kitabını annesine ithaf eder ve şöyle der:
“Hayatta paranın satın aldıklarından daha değerli şeyler olduğunu çocukluğumda bana öğreten ve her zaman destek veren anneme…” Ben de aynı hisler içindeyim. Bunun için anneme her zaman müteşekkirim.
Algılar ve tepkiler her ne kadar bizim karakterimiz, ailemiz, çevremizle şekilleniyor olsa da bu çevremiz başlığında biraz durup düşünmek gerekiyor. Teknolojiden ve siyasetten arındıramayacağımız bir dünyada varlık savaşı veriyoruz. Faydalarını takdir etmekle birlikte her ikisinin de hayatımıza nasıl balyoz gibi indiğini, bir ahtapotun kolları gibi beynimize, duygularımıza, ruhumuza dolandığını çoğu zaman fark etmiyoruz. Bizim zamanımızda diye başlayan cümlelerin çok da yerini bulmadığı e haliyle bunun normal olduğu bir çağdayız.
Hiç düşündünüz mü bir gününüzü sadece bir gününüzü ne kadar özgür yaşıyoruz?
Çocukken kurulan civciv oyuncaklarımız vardı. Bıraktığımda döngüsünü tamamlayana kadar hızlı hızlı hareket eder, sonra biraz yavaşlar ve duruverirdi. Ta ki o çocuk parmaklar yeniden kurana kadar ve yeniden ve yeniden… Hayat hızlanır yapılacaklar listesi çoğalır, iletişim artıyormuş gibi gözükürken aslında hüzünlü bir biçimde azalır, payımıza kendimize yabancılaşmak düşer.
“Gözden ırak olan gönülden ırak olur.” diyen atasözünü doğrular biçimde kendimize yıldızlar kadar uzak buluyoruz kendimizi. Unutuyoruz çoğu zaman, bu neden ve nasıl oluyor? Sıklıkla başkaları için daha kıymetli(!), daha özenli(!) zamanı sunmayı tercih ediyoruz. Belki bizi daha çok sevsinler diye, belki egomuzu tatmin etmek için, belki mağdur rolü kolaycılığından, para kazanmak, işyerinde terfi etmek, daha iyi bir anne-baba, eş, arkadaş olduğumuzu anlatabilmek için. Gerçekten de hayattan “aferin” almak bu kadar öncelikli mi?
Her şey dışarıda değil mi? Mutluluk, başarı, saygı, aşk, zenginlik, rekabet…
Peki ya içeridekine ne oluyor?
Sana, bana, kendimize. Hani farkında olmadan gün içinde midemize bir yumruk yemiş gibi hissederiz. Kalbimiz demir gibi kaskatı kesilir. Daha fazla yutkunmak zorunda kalırız. Çünkü gereğinden fazla dışarıdayızdır. Hani farkında olmadan bir an gökyüzüne takılır gözümüz, mavi gökyüzünde şişman beyaz bulutlar görürüz, kırmızı ışıkta durmuşken oğlan kızın omuzuna atar elini, bir çocuk kedinin peşinden koşar neşeli çığlıklarla. İşte dışarıdakiler ve içeridekiler, bu kadar net.
Görmüyoruz.
Birkaç gün önce aklımda birçok soru, işimle ilgili bir çalışmada bir binadan çıkmak üzereydim. Bina görevlisi yerleri siliyordu. Refleksle duvara doğru yaklaştım ve basmamaya çalıştım, görevlinin yanından geçerek O, yere eğdiği başını kaldırdı, “teşekkür ederim, iyi günler” dedi. Ben ne yapmıştım ki, o yerleri siliyordu, aa kenara çekildiğim için mi derken fark ettim ki onu görmüşüm, verdiği emeğe saygı duymuşum, kendini değerli hissetmiş o da bana kalpten iyi dileklerini göndererek günüme güzel bir hediye vermiş.
Şimdi gelelim bu kadar sözün varacağı denize, evet sen, ben, kendimiz. En son ne zaman diye başlayan cümleleri bilirsiniz. Belki de asıl mesele bu cümlenin hakkını vermektir. Dışarıdakilere gösterdiğimiz sonsuz tahammülü, ilgiyi, zamanı, özeni, öz benliğimize de yöneltmektir.
Kendine değer vermek
Kendine saygı duymak
Kendine zaman ayırmak
Kendini görmek, dinlemek. Değer ve değersizlik kavramını sorgulamaya kendimizden başlasak iyi olur.
Günlük rutinimize daha kapsamlı bakalım, bazı çağrılara hayır diyelim mesela, dakikalarca takıldığımız reelsleri, sosyal medyayı uzak tutalım kendimizden, o ışığını çok beğendiğimiz kafede mola verelim yanımızda bir de kitap olsun ve kahve tabii ki. Günün herhangi bir anında sadece insanları, sokakları, denizi, vapur rüzgârını, kitapçı müziklerini hissedelim. Defalarca karşımıza çıkan ama satın al butonuna basmadığımızdan okuyamadığımız kitabı alalım, hazır sahne sezonu başlıyorken istediğimiz oyuna bilet alalım. Ben mesela “Sevgili Arsız Ölüm”ü merakla bekliyorum. Bir gezi grubuna katılarak keşfetmediğimiz İstanbul’u keşfedelim. Her zaman bizi sarıp sarmalayan gönlü bol dostumuzla sohbet edelim. Nasıl olduğu çok mühim değil ama esas konu günün bir anını gerçekten kendimize ayıralım. Ben, şahsen, bizzat kendim modundaJ
Özgür hissetmek sandığımız kadar zor değil.
Son zamanlarda belki de o”daşarıdakiler”den çok yorulmuş biri olarak “içeridekiler” e yoğunlaşmaya gayret ediyorum, bu bana çok iyi geliyor. Dışı süslü, önsözü balon kişiyi pohpohlayan kitaplar yerine beni düşündüren sorgulatan, hayatı denge kavramı üzerine devam ettirme isteğimi besleyen kitapları romanları seçiyorum. Öz şefkat benim için daha önemli hale geliyor, kendimle daha çok konuşuyorum. İç sesim bana ne söylüyor, sağlıklı kararları nasıl alabilirim sonunda bir şeyleri kaybetmiş(!) gibi gözüksem de vaz geçebilirim. Özgürlük sanırım böyle bir yolculuk, özgürlüğün yolda olma halini seviyorum. Kendimi daha çok dinledikçe yıllardır içimi kanatan bir konuda daha kendimi daha güçlü hissediyorum. Diyorum ki kendime, iyi niyetin suistimal edilmesinin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Fark ettim ki bu his beni özgürleştirdi. Doğru hayat bazen yolunda gitmiyor, o zaman da kendime şu soruyu soruyorum: Vicdanın rahat mı? İyi misin? Çevrende hiç kimse olmadığında da kendi gözlerinin içine kalbin rahat bakabiliyor musun? Seni üzen bir şey olduğunda yasını yaşamak için kendine zaman tanıyor musun?
Yine Prof. Dr.Acar Baltaş Hoca’nın sözleriyle bitirelim:
“Oysa otuzlu yaşlarına gelmiş herkes bilir ki parayla kitap alınır bilgi alınamaz, cinsellik alınır aşk alınamaz, saat alınır zaman alınamaz, yağcı arkadaşlar bulunur dost alınamaz, herkesin gıpta ettiği bir ve sahip olunur ancak bu ev yuva yapılamaz. Daha çok para kazanırsak daha iyi yaşayacağımızı düşünüyoruz. Ancak en çok sahip olmak istediğimiz şeylerin parayla alınamayacak şeyler olduğunu unutuyoruz. “
Bir durun ve düşünün özgürlüğe açılan pencere kendi değerler tuğlalarınızla örülüyor, başka yolu yok.
İçtenlikle…
*Hayalini Yorganına Göre Uzat
Prof.Dr. Acar Baltaş
Remzi Kitabevi