Yalnızlıkla Büyümek

 

 

 

“İnsanın yuvası dağıldıkça yurdu genişlermiş” diyor çok sevgili Latife Tekin bir kitabında.

 

Bu söz beni derinden etkiledi; üzerine düşündükçe ne büyük bir öngörü taşıdığını daha net anladım. Yuvanın dağılması, sadece mekânsal bir kaybı temsil etmiyor.

Mevcut konfor alanının değişmesini, alışılmış bağların çözülmesini, ezberlerin bozulmasını, belki de insanların köksüzleşmesini anlatıyor. Aynı zamanda ilişkilerin, aidiyetin, bağların ve sahicilik arayışının dönüşümüyle birlikte, insanın kendi iç dünyasındaki “yuvasından” kopuşların yaşanabileceğini simgeliyor sanki.

Ve işte tam da o anda, insanın yurdu genişliyor; varoluşunun, düşüncesinin, bakış açısının ve hislerinin alanı büyüyor. Naçizane, tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse: Bu söz, hem insanın kendinden göçünü ve kayıplarını anlatıyor hem de toplumsal bir genişlemeye, kolektif yoksulluğun büyüyen boyutuna işaret ediyor.

Bu yüzden bu durumda “yuvanın dağılması” bana göre bir yıkım değil; güçlü bir dönüşüm metaforu. İnsanın kendisiyle ve dünyayla ilişkisi derinleştikçe, bazen yalnızlaşsa da aslında büyüyor.

Bir yandan insanı insandan ayırıyor, diğer yandan insanı kendiyle ve diğerleriyle bütünleştiriyor hatta çoğaltıyor. Belki de işte bu noktada insanın kendi içindeki “yuva” kavramı da değişmeye başlıyor. Çünkü insan fark ettikçe ve sahiciliği aradıkça, artık eskisi gibi kalabalıklarda var olamıyor; dış dünyanın dağılışına paralel olarak, kendi ilişkilerinde de bir yalnızlaşma süreci yaşamaya başlıyor. Fakat bu sakinlik ve hafiflikle kendi benliğine yaklaştıkça gerçek öz değerlerini daha net fark ediyor ve dünyayı da daha derinlemesine anlayabilir oluyor.

İnsan biraz olsun rahatsızlık duymaya, merakla sorgulamaya, fark etmeye başladıkça daha çok sahiciliği arar oluyor ve “mış gibi” yaşamak imkânsızlaşıyor. Sahici olmayan düzenin yanında kendi samimiyetini de kaybettiğini hissediyor. İşte bu durumlarda o insanlarla bir arada olamamanın ve o ortamlarda duramamanın getirdiği sebep bir yalnızlık haline dönüşüyor.

Bu yalnızlık çoğu zaman bir kaçış ya da pasif bir küskünlük, kırgınlık hali de değil; bilinçli bir seçimi temsil ediyor. Buradan doğan şey büyük bir özgürlük. Onay almak için birinin hayatında olmaktan çok, kendi özünle baş başa kalmaktan doğan bir huzur hâli. Bu noktada, kalbinin yönünü belirleyen artık sensin. Dünyaya karşı daha sahici bir ruh hâliyle var olma ve samimi bir duruşla yaşama fırsatı da işte burada doğuyor.

Dolayısıyla bu yalnızlığı, terk edilmişlikten gelen bir kopuş olarak değil; seçilmiş bir tek başınalık hâli olarak tanımlamak gerek. Aynı zamanda bu yalnızlaşma dramatik bir uzaklaşma değil; bir çoğalma, bir genişleme hâli. Çünkü gerçek bağlar yine kuruluyor, ama bu defa sahici olanlarla. Sahici olmayan insandan kasıt da aynı meseleye bakış açısında benzer değerlerde bir olmanın zorlaştığı ya da hissettiğinden, olduğundan farklı yaşamaya çalıştığı hâller oluyor.

Alışılmış o yuvadan ayrılma başladığında, samimiyetsizliğe tahammül ve sahte yakınlıklara duyulan ihtiyaç azalıyor. Çünkü insan farkına vardıkça, kendini tanıdıkça, öz değerlerini belirledikçe, yaşamda kim olmak istediğini netleştirdikçe ve en önemlisi önce kendine dürüst olabildikçe, kendilerinin bile fark etmediği benliklerle aynı havayı solumak dahi zorlaşıyor.

Öte yandan bu tek başınalık bir kayıp değil; tam tersine bir genişleme, bir çoğalma hâline dönüşüyor. Çünkü insan, bir şeye “en iyi” demeye gerek duymadan da sevebiliyor; yine samimi bağlar kurabiliyor ve yine hayatına dokunan, gerçek, sahici ilişkileri yakalayabiliyor.

Yaş ilerledikçe bu gerçek daha da belirginleşiyor belki de İnsanın en sahici ve en iyi dostu yine kendisi oluyor. Kendine eşlik edebilmeyi, kendi iç sesini duymayı, kendi varlığını sahiplenmeyi öğrendikçe, dışarıdan onay beklemesine gerek kalmıyor.  İnsan artık “kimse benim “en …… şeyim” olsun diye zorlamıyor hayatı. Çünkü gücün kaynağı dışarıda değil, içeride olduğunu fark ediyor. “En”e ya da “daha”ya ihtiyaç kalmıyor.

Belki de ev dediğimiz şey, bir yandan bizi sınırlayan duvarlar, diğer yandan varlığımızı kökleyen bağlar olabiliyor. Yuvanın dağılması, kimileri için bir savruluş, kimileri içinse özgürlük hali… Hangisi olduğunu ise her birimizin biricik yolculuğu belirliyor. Ve insan bazen fark ediyor ki aidiyet duygusu sandığı bazı bağlar, alışkanlıklar ve ilişkiler, artık ya besleyici bir kök ya da ağırlaştırıcı bir pranga olabiliyor.

İnsan kendini tanımaya gönül verdikçe, içsel yolculuğu da genişliyor.  Belki de hepimizin yolculuğunda amaç, kayıplarımıza rağmen genişleyen bir yurt, yalnızlık olsa bile büyüyen bir iç dünya kurmaktır.

Ve bence Latife Tekin’in bu sözü, hayatın en şeffaf hakikatlerinden birine işaret ediyor:

“Kaybettikçe çoğalabilen, yalnızlaştıkça büyüyebilen olabiliyoruz”

 

Sağlıcakla

Aynur Görmüş

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal TEKAĞAÇ

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...