Kışın soğuk nefesi yavaşça kendini hissettirmeye başlarken, doğa da iyice sessizliğe bürünüyor artık. Gökyüzü solgun, dallar çıplak, rüzgâr sert… Sanki her şey, bir süreliğine nefesini tutmuş gibi. Bu durgunluk, yalnızca doğada değil; bir ıssızlık hâlinde ruhlarımıza da sirayet ediyor. Evet, sanki ıssızlığın ortasındayım. Umutsuz günler ve saatler, bir belirsizlik perdesi ardında birbirine benziyor artık.
Düşlerimiz, eylemlerimiz hatta üretim isteğimiz… İçimizdeki kıpırtılar bile adeta uykuya dalmış gibi. Aynı fotoğraf karesindeki yan yana durduğu hâlde birbirine yabancılaşmış, bakışları farklı yönlere kaymış, birbirinin uzağına düşmüş insanları gibiyiz. Aramızda görünmeyen mesafelerin açıldığı, kalplerimizin bile farklı mevsimlerde dolaştığı; anılarımızın bile üşüdüğü bu şehirde… Aynı gövdeden uzanan ama havada kupkuru asılı duran ağaçların dalları gibi; yeşilsiz, ıssız, üşümüş. Bu ara nereye baksam, gözümün önünde hep bir hüzün.
Sabahları bizi umuda uyandıran kuş sesleri bile sanki terk etmiş şehri. Onların yerini, sürekli söylenen mutsuz insanların öfkesi, gürültüsü ve onların şiddetinden kendini kurtarmak isteyen, sokaklarda sessizce var olma mücadelesi veren canların hüznü aldı. Ve peşinden her sabah, kalbi acıtan birçok haberle yeniden başlıyoruz her doğan güne; olanı biteni kabullenme telaşında buluyoruz kendimizi.
Bazı anlar dünyaya “zamansız” veda eden sevdiklerimizin, hatta bazen de hiç tanımadıklarımızın, yasına hapsediyoruz yüreğimizi. Emek verdiğimiz şeylerin değerini jet hızında yitirişini izlemek, insanın içini sessizce kanatıyor. Kimi zaman da kendi değerlerimizi yine bizzat kendimiz tüketiyoruz, farkında bile olmadan. “Keşke”ler birikiyor, öz benliğimize haksızlık ediyoruz.
Bir zaman tünelindeyiz sanki.
“Neydik, kim olduk, neye evrildi hayat, kime dönüştü insanlar, kimler vardı eşlikçimiz ve şimdi kaç kişiyiz?” diye sormadan edemiyoruz. Kaynaklar azalıyor, nezaket eksiliyor, akıl yerinden uçuyor. Fikirler yapay zekâlara teslim, kararlarımız başkalarının ellerinde. Yaşamak istediğimiz hayatı bile biz değil, “elin âlemi” belirliyor.
Ama tüm bunlara rağmen, takvimler ne derse desin; eğer kalbimizin iyi niyetli ışığı, bedenimizin enerjisi hâlâ bizimle kalabiliyorsa, yaşamak her şeye rağmen çok güzel şey. Çünkü ruhumuz, teslimiyetin içinde bile hem direnç hem anlam bulabiliyor.
Bu ıssızlık, dışarıdan bir soğukluk gibi görünse de aslında bizi içimizle yüzleşmeye, derinleşmeye çağıran bir davet görevi de taşıyor. Yavaşlamayı, bırakmayı, kısa cümleler kurmayı, dinlemeyi, sorgulamayı yeşertiyor. Kış, doğanın sükûnetini hatırlatıyor bize; aynı zamanda kendi içimizin de sessizliğini duymamıza rehber oluyor.
Önemli olan, dışarıda gördüğümüz her şeyin aslında iç dünyamızın yansıması olduğunu fark edebilmek. Bu farkındalık, dönüşümün ilk adımı; kederi fırsata, yalnızlığı derinliğe, karanlığı içsel aydınlığa dönüştürebilmeye, başlı başına yeni bir üsluba, yenilenmeye dair niyetler koyabilmeye alan açıyor.
Kimi dinlesem telaşlı, kimi görsem yorgun, ritimlerin ayarı bozulmuş. Herkes, kendi rolünde bir şeyleri “başarıyla sonuçlandırma” derdinde ama o yolculuğun içindeki anı ıskalıyor gibi. Hep rollerimizde ‘en iyiyi’ ya da ‘daha’ olmayı yaşamakla bağdaştırmış zihinlerimizle o kadar çabadayız ki… Kendimize zaman ayırmayı unutuyor; belki de en büyük haksızlığı yine kendimize yapıyoruz.
Durmak, iyi gelmeyeni bırakmak, sessizleşmek, yeniden kök salmak belki de ruhumuza tam da şimdi gerekli olan şeyler. Başka bir açıdan bakmaya da niyet etmenin mümkünlüğünü bulabiliriz beraberce; bu ıssızlığın içinde aslında kaybolmuyor; sadece kalbimizin iyi şeyler fısıldayan iç sesini yeniden duymaya alan açıyoruz belki de… Her sabah yeniden kim olabiliriz, onu hatırlamaya niyetle...
Kış bize gösteriyor: Doğa yavaşladığında, aslında yeniden köklenir. Belki biraz daha sabıra, biraz daha umuda ihtiyacımız olacağını öğreniyoruz. Ve yeniden filizlenecek yanlarımıza hazırlanıyoruz.
Zor günlerden geçiyor olsa da dünya, nefes alamıyorsa da canlılar ve insanlığın tüm yorgunluğuna rağmen, bir tebessümün, bir dokunuşun, bir iyi niyetli sözün, nezaketli yaklaşımların hâlâ dünyayı değiştirebilme gücünü hatırlayalım, hatırlatalım.
Çünkü umut, en soğuk kış günlerinde bile kalbini ısıtmayı bilen bir kıvılcımdır.
Ve sevgi… o kıvılcımı, rüzgâra rağmen koruyan ellerdir.
Belki hepimiz, kendi içimizde bir kış yaşıyoruz.
Ama biliyoruz ki, hiçbir kış sonsuza dek sürmez.
Her tohum yeşerir, her kalp yeniden ışığına kavuşur,
Aramaya gönüllü ol yeter.
O yüzden, bu ıssızlığın ortasında bile, sevmeye, üretmeye ve umudu yaşatmaya devam edelim.
Kendimize dönelim, insan kalalım, birbirimize iyi gelelim.
Uyanalım!
Yaşamı, onu layığı ile onurlandıracak bir bilinçle selamlayalım.
Sevdiklerimizin hayatında varlığımızla bir iz bırakalım; ama her koşulda önce kendimizle tamam olmayı seçelim. Bu deney alanında biz önce kendi dönüşümümüzden sorumlu olacağımızı hatırlayalım.
Yeni biri olmak, kendini bulmak cesaret gerektirir: Cesur yeni dünyalı olalım.
Kim olmak istediğimizi fark etmek için ruhumuzu sanatla, edebiyatla, doğayla, hayvanla, üretimle, takdirle besleyelim. Önce sevgi olasılığından yaşayalım, sevmeye hep niyette olalım. Çünkü tüm dert yorumu yaptıklarımızın şifası belki de oradadır.
Bütün bu hüznün içinde dahi yaşamda iyi şeyler de oluyor. Geleceğe dair umudu diri tutan insanlarla saralım çevremizi.Yeni doğanları selamlayalım, yeni yaşları kutlayalım, kutlanası sebepler yaratalım.
“Yaşam, kalbin ışığını söndürmemeyi seçenlerin ödülüdür.”
Ve belki bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey, sadece özendir. Bu yüzden, insanın içindeki ışığı yeniden bulma yolculuğunu esirgemeyelim; ne çevremizden ne de kendimizden.
Sağlıcakla.
Aynur Görmüş
Kasım’ın dingin sessizliğinde, insanın içindeki ışığı yeniden bulma ve umuda sarılma üzerine bir deneme.