23 Temmuz 2011’de sayısız ‘ah’ döküldü toprağa… Hayatın tüm yükünü küçük bir kız çocuğu neşesiyle hafifletmeye çalışırken bile içimizi delip geçen dizelerin sahibiydi o… Acıyı muzip bir yeşil fanilanın yanına asan, şiir yazmayı bir çeşit özür dileme biçimi olarak gören bir gölge fesleğeniydi… O, Didem Madak’tı…
8 Nisan 1970 – 23 Temmuz 2011 tarihleri arasında; 41 yıl, 3 ay, 15 gün kaldı bu dünyada…
"Didem’le ilgili şeyler…’’
Müjde Bilir
Sombahar dergisinde yayımlanan şiiriyle tanıdım onu. Aylâ Abla’ya verdiği öğütleri, Mr. Parkinson’un yaşadığı depremi sevmiştim. İzmir’de yaşadığını öğrendim sonra. Bu ‘‘gizemli şair’’ hakkında başkaca bir şey bilinmiyordu. Bir dizi uğraşıdan sonra onu bulabildim. Telefonda tanıştık Didem’le. 1995 sonbaharıydı. Konuşmanın başında ikimiz de mahcuptuk nedense. Ama ne olduysa iki cümleden sonra kaynaşmış, dördüncü cümlede buluşmaya karar vermiştik. Peki ama nasıl tanıyacaktık birbirimizi? Cep telefonu, internet gibi şeyler yoktu çünkü…
Buluşma yerine, Belgin Doruk şapkasıyla gelmeyi teklif etti önce… ya da boynumuzda bir eşarp uçuşmalıydı. Eski bir Türk filminin içine dalmıştık sanki… epey gülüştük. Bir sürü fikir ürettikten sonra, elimizde kırmızı bir gül olmasına karar vermiştik. Kim daha önce gelirse Sevinç Pastanesi’nin önünde bekleyecekti. Bir cumartesi günü, saat tam bir buçukta, işte orada… Sevinç’in önünde bekliyordu beni. Elinde kırmızı bir gülle…
O gün bu gün kardeşim oldu benim. Aramıza kimi zaman uzaklıklar girse de, bizi yaklaştıran o ilk günkü bağ her zaman güçlüydü. 2010 yılı kasım ayı sonunda öğrendim hastalığını. Bu kötü haberi, hayatında yer alan hiç kimseden saklamamıştı. Zeynep’le birlikte (Zeynep Köylü) tedavi süresince bütün gelişmeleri yakından izliyorduk. Hiç inanmadık öleceğine. İlaçlar onu öyle yoruyordu ki (daha da yorulmasın diye) yaşadığı süreci daha da geniş bir çevreye duyurmaktan özellikle kaçındık. Bulduğum her fırsatta yanında alıyordum soluğu. Zeynep, hastaneye yatışlarında ‘‘has odabaşı’’ olarak ona refakat ediyordu. Her şeye rağmen bizi güldürmeyi nasıl da başarıyordu…
Onca tedaviye rağmen, kahredici bir ışık hızıyla ilerliyordu her şey. Hale Teyzesi, kuzeni Pınar ve Işıl (Didem’in kardeşi)… İzmir’den kuş olup uçmuştuk yanına. Ama kısa bir süre sonra, ağrı duymasın diye verilen ilaçlarla, derin uykulara dalmıştı. Ağrısı dindiği için uyumasına seviniyorduk bir yandan. Her an bir mucize olabilir diye ikna ediyorduk birbirimizi. Ölümünden 1 gün önce Işıl, hastaneye kucağında bir defterle geldi. İçinde Didem’in el yazısıyla notlar bulunan bu defter, aslında bir ajandaydı. Son yazdığı şiir olarak, Işıl’a bir süre önce okuduğu şiir vardı içinde: 128 Dikişli Şiir.
Bu son şiiri bir kuytuda okuduk, son bir gece olacağını bilmeden. Işıl, Zeynep ve ben. Bir yokluğa yuvarlanır gibiydik… O gece Hale Teyze’yle birlikte kaldık Didem’in yanında. Sabah olmak üzereydi. Hastanenin antetli kağıtlarına, fotokopi çeker gibi yazmaya başladım Didem’in emanetini. Kaybolmasından korkuyordum. Hem şiirin başını okşarsam, sanki Didem hiçbir yere gitmeyecekti…
İzmir, Ekim 2012
128 Dikişli Şiir
İlk defa bu kadar sağlam yazıyorum.
Haç şeklinde 128 dikişle.
Galiba ahbap artık sana ulaşacağım.
Yeteneğim geri geldi,
göreceksin artık kutsal dizeler yazacağım.
Hiç yapmadığım şeyler yapıyorum ahbap
Maç seyrediyor ve devamlı topa bakıyorum
Telepati yapıyorum.
Hey ahbap ben arada bir fikir buluyorum
Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz
Böylece yağmurda ıslanmazlar
Ve içimdeki ağır sözler için de şemsiyeler
Böylece paraşütle iner gibi hafiflerler
Şiirin içine girerken
Bana bazı şarkılar lazım ahbap
hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
çok şarkıya ihtiyacım var
Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
Saçlarımla ne yapacağını bilmeyenler
Bir gün onları kaybederler
Böyle bir şey yani ahbap
Çok acıyor. Saçlar zaman zaman
Bana neşeli şarkılar
B harfine notalardan sütyen yapan şarkılar
Bir mutfak cadısıyım bu sıralar
Çeşitli şeyleri çeşitli şeylerle karıştırmak
Ve seni düşünmek, mırıldanmak
Bazı büyülü yemekler yapmak
Bazı şifalı yemekler yapmak
Ve kalmak istemek ahbap…
Füsun’un (Didem’in kızı) yeşil ela gözleri var
Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
Ve bana anne deyişi var
Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
Bu kahveleri seviyorum ahbap
İçimi pembe bulutlar kaplıyor
Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum
Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar…
Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda
Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
Patlak gözlü bir kurbağa
tarifsiz çirkin ve kel
Edibin kurbağası yakup benimki seyfettin
Neden bilmem işte
Nereden çıktı şimdi seyfettin
Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi
Öyle kendiliğinden ya da tanrı istediğinden
Yüzüklerim yok takmıyorum
Kolyelerim yok istemiyorum
Öyle çok şimşek çaktı gece
Ben sonu Z harfi olarak düşündüm
Son harf olarak
Ben Zeni düşündüm ahbap.
Doğdum, doğurdum
Bir insan nasıl büyüyor gördüm
Hayatta kalmak için
Ve hayatta kalmanın yanında
İnandım şiir bir gevezelikti
Şimdi 128 dikişli bir şiir var karnımda
Satırlar artık bom boş
Karnımda hissiz bir şiir var
İçimde durmadan bölünen şiirler
Birlikte yok olacağımız şiirler
Birlikte unutulacağımız şiirler
Hiç borcu olmamış şiirler
Ve bu yüzden çok acıyan şiirler
Acı aniden diner yağmurun dindiği gibi
Bazen sadece tanrı öğle istediğinden
Sadece bir mağarada resim çizerim belki
Rüyaların büyük harfle başladığı bir ülkede
Üstümden kaldırılmış bir ölü var
Ahbap senin istediğin o mu?
Didem Madak