Elma Labrador Çimen… Bu kelimeler ilk bakışta eminim size hiçbir şey ifade etmedi, açık söyleyeyim bana da.
Bir tiyatro oyununa isim olmuştu evet ve konusunu okuyarak gitmiştim tabii ki. Oyun evli bir çiftin 50 yıllık birlikteliğinde çiftlerden birinin Alzheimer hastalığına yakalanması üzerine kurgulanmış sarsıcı, farklı, iyi bir oyundu ve acaba bir yaz akşamı açık hava tiyatrosunda bana durağan gelir miydi? Öyle olmadı… Hem öyle bir “öyle olmadı” ki, izledikten sonra günlerce etkisinden çıkamadım; unutmalar, hatırlamalar, direnmeler, özveri ve sevgi, kırılmalar ve kırılganlıklar üzerine düşündüm. Elma, labrador, çimen… Elma labrador çimen… Kelimeleri hafızamda yankılandı durdu. İlk sahne oyunun aynı zamanda son sahnesi, bilirsiniz geçmişe örülen filmler, romanlar olur, oyun da aynı. Çözülmüş bir yumağın önünüzde hızla geri sarıldığını ve ardından yeninden ilmek ilmek dokunduğunu düşünün, bu tarz eserleri severim. Aslında biliyorsunuzdur ancak o noktaya nasıl geldiği kocaman bir soru işaretidir, her sahnede o soru işareti yavaş yavaş silinir.
Hastalık hikâyesi miydi, aşk hikâyesi mi? Bence gerçek bir aşk hikâyesiydi. Zamana yenilmeyen aşklar vardır, burada hastalık temelinde zaman aşkın daha çok aleyhinde işlemesini gerektiriyordu. Oyunda tam tersi bir işleyiş var, her ne kadar anlık sancıları, öfkeleri, suçluluk duyguları, yorgunlukları, kendinden uzaklaşmaları yansıtsa da özünde aleyhinde işlemiyor. Aşk iki kişinin birbirinin ruhunda kendini bulduğu, bedeninde çoğaldığı, kendini de yok etmediği bir muazzam kavram. Zamanla dönüştüğü de bir gerçektir, en iyi haliyle sevgiye ya da en kötü haliyle nefrete; ortalamadaysa sıradanlığa ki bence en tehlikelisi budur. Ömrü hayatımızda zamanın kıymetini ne derece bilmediğimizi gösterir bu üçüncü şık. Oluruna bırakmaktır bilakis, kendi hayatına sahip çıkamadığının imzasıdır. Aşk ya vardır, ya yoktur; “Olmak ya da olmamak gibi” mesele bundan ibarettir. Sınanır, acıtır, umutlandırır, öfkelendirir, ağlatır ve güldürür çünkü vardır; “mış” gibiye dönüştüyse artık veda zamanı, “Artık demir almak günü” gelmiştir aşktan.
Aşkın hafızası var diyor oyun aynı zamanda. Anılar hafızada kendi kozasında saklanır durur, ne zaman hangi tetikleyiciyle gün yüzüne çıkar bilinmez, yaşamın kanıtıdır aynı zamanda, e bazen o kanıtları ustalıkla silmeyi başaranlar da vardır o ayrı konudur. Oyunda çiftlerden birinin yapabileceği tek şeyin o anılara tutunmak olduğunu, diğerinin yapabildiği tek şeyin ise unutmak olduğunu izliyoruz. Anıların silinmesine tanık olan mı daha çok acı çekiyordur, yoksa tüm anıların bir gün sisler arasında kaybolup gideceğini bilen mi? Oyunda bu gerçekle karşılaşmak beni gözyaşlarına boğan en dramatik andı diyebilirim.
Birlikte yaşlanabilmek aslında günümüzün en kıymetli, en özel tanımlarından biri ve her geçen an örneklerini görmekte zorlanacağımız ihtimalini de barındırıyor. Sanırım yıllar da geçse geriye dönüp bu oyunu hatırladığımda sanki o an izliyormuşum gibi derin bir nefes alma ihtiyacı, kalbimin ince bir ağrıyla sızlaması ve boğazımda kocaman bir yumrunun kalmasını aynı canlılıkta hissedeceğim. Sahici olan her şey bu kudrete sahip oluyor aslında.
Elma Labrador Çimen’i ilk kez izleyecekler ve kendi hayatında Alzheimer hastalığı süreçlerini bilmeyenler bu kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenecekler. Engin Hepileri ve Nergis Öztürk’ün başarıları takdire şayan, onları farklı kılan yetenekleri oyunda yerini bulmuştu.
İngiliz yazar Matthew Seager orjinali “In The Other Words” olan oyunu yazmış ve oynamış. 2023 yılında Fransa’da ‘Private Theatre’ bu oyunla ‘En İyi Oyun’ dahil 4 Moliere ödülü almış.
Benim gibi ABBA severler varsa oyunun yapı taşlarından birini de ABBA’nın “Dancing Queen” şarkısı oluşturuyor. (Orijinal oyunda bu görevi “Fly Me To The Moon” şarkısı üstlenmiş.) Ben oyunu sevdiğim için sevdiğim yerden baktım ve bahsettim. Sonuçta sanat dediğimiz şey yoruma, etki tepkiye, değerlendirmeye ve psikolojiye; aslında o anda tam olarak neye ihtiyacınız olduğuna bağlıdır. İhtiyaçlar ve tercihler anlarla kesiştiğinde geride kıymetli anılar kalıyor, benim için de tam olarak bunu ifade etti.
“İnsan anılardan oluşuyor ama tutunmayı seçtiği anılar da bayağı tuhaf.”
Yazan: Matthew Seager
Çeviren: Zeynep Anacan
Yöneten: Onur Ünsal
Oyuncular: Engin Hepileri ve Nergis Öztürk
Ayşegül Ekşioğlu