İnsanoğlu çoğu zaman kendi sızısını dünyanın en büyük yangını, omzundaki yükü ise taşınması en imkânsız ağırlık sanır. Henüz fırtınanın en amansız hâliyle karşılaşmamış, rüzgârın kökleri yerinden söken şiddetini tatmamış her yürek, kendi içinde büyüttüğü küçük dalgaları birer tufan zanneder. Hayatın konforlu sınırları içinde yürürken ayağa batan ufacık bir çakıl taşı, insanı tüm dünyaya küstürecek kadar devasa bir kedere dönüşebilir, çünkü bilinmeyen gerçek zorluklar, yaşanan ufak pürüzleri gözde büyütmenin en kısa yoludur.
Oysa bereketli bir bahçenin yumuşak toprağında serpilmekle, hayatın çorak tarlalarında tutunmaya çalışmak aynı kefeye konulamaz. Nemi bol, güneşi bol bir vadide boy veren her filiz için açmak bir mecburiyet değil, kendiliğinden gelen zarif bir akıştır. Kolaylığın içinde büyüyenler, nefes almanın başlı başına bir zafer olduğu o dar ve dik yokuşlardan habersizce kendi küçük engellerini birer aşılmaz dağ zannederler.
Zorun ne demek olduğunu anlamak için yüzümüzü asıl kavganın verildiği yere, kayanın çatlağında açan o narin papatyaya dönmek gerekir. Bir avuç toprağın bile esirgendiği, buz gibi taşların arasında kendine küçücük bir hayat aralığı bulan o çiçek, var olmanın bedelini her dakika öder. Köklerini sert bir kayanın içine salmaya çalışırken ne rüzgârın acımasızlığına sitem eder ne de üzerinde yükseldiği yere boyun eğer.
Güneşin kavurucu sıcağında gölgesiz, ayazın en keskin vaktinde korunmasız kalmasına rağmen yapraklarını çevirir gökyüzüne. Onun beyazlığı yalnızca bir rengi değil, yokluğun ve imkânsızlığın bağrında yazılmış sessiz bir direniş destanını anlatır. İşte bu yüzden, konforlu sığınaklarından şikâyet edenlerin sözleri, o çatlakta tek bir damla su için günlerce bekleyen narin bir gövdenin yanında fırtınada savrulan yaprak gibidir.
Hayatın asıl olgunluğu, başkalarının geçtiği zorlu yolları fark edebildiğimiz ve kendi sahte sızılarımızın üstündeki abartılı perdeyi kaldırabildiğimiz an başlar. Gerçek bir mücadelenin içinden geçen insan, artık her rüzgârda kırılmaz, her yokuşta dizlerinin bağı çözülmez. Kendi yükünü dünyanın merkezine koymaktan vazgeçip, sessizce sabretmenin ve dik durmanın önemini öğrenir.
Kayada açan papatya, varlığıyla bize en derin hakikati fısıldar aslında. Zorluk, karşılaştığımız şartların ağırlığında değil, o şartlara rağmen başımızı ne kadar dik tutabildiğimizde gizlidir. Taşın bağrını delip güneşe gülümseyebilen bir iradeye şahit olan hiçbir göz, artık sıradan rüzgârları fırtına sanma yanılgısına düşmeyecektir.
Kadir KOLTUK
1978 yılında Niğde’de memur bir aile...
“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...
2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...
İstanbul’da doğdum, Pertevn...
1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...
1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...
1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....
1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...
Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...
İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...
...
1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...
Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...
1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...