Rodin’in Heykeli
Yavrum sana da her sabah eziyet oluyor böyle. Oğluma kaçtır söylüyorum. Hemşire kızımızın her gün gelmesine gerek yok diye ama anlamıyor işte. Annesine biraz fazla düşkündür canım oğlum. Halbuki ben iki tane ilacı alamayacak kadar elden ayaktan düşmedim daha. “Düşmediniz tabii ki Memnune teyzeciğim, değme gençlere taş çıkarırsınız siz. Maşallahınız var. Bizimki tedbir amaçlı birazcık. Hem her sabah hoş sohbetler ediyoruz fena mı oluyor?” “Hiç fena olur mu güzel kızım, ben çok memnunum senden. Akşam da beni ziyarete kocamın doktor bir ahbabı vardı o geliyor. Hiç aksatmaz her gün uğrar halimi hatırımı sorar, lüzum görürse muayene bile eder beni. Böyle iyi insanlardan az kaldı kızım. Sen ne olursa olsun iyiliğinden taviz verme olur mu? Hemşire Aynur Memnune Hanım’ın söylediği bu cümleye karşılık gayriihtiyari tebessüm etti. Kafasını da anladığını gösterircesine hafifçe yukarı aşağı oynattı.
Memnune Hanım, uzun yıllar mücadele ettiği sinir sistemi bozukluğu hastalığı ile eşi Feridun Bey sayesinde başa çıkabiliyordu. Feridun Bey eşine her fırsatta değerli olduğunu hissettiriyor, ilerlemiş yaşlarına rağmen Memnune Hanım’ı mutlu edecek sürprizler yapmayı ihmal etmiyordu. Ta ki geçen ay kalp krizi geçirip Memnune Hanım’ı yalnız bırakana dek. Elli iki yıllık hayat arkadaşını kaybetmenin kederi içerisinde beyni ve kalbi iyiden iyiye yorgun düşmüş tek başına hayata karşı tutunamaz hale gelmişti. Bu sürede tek çocukları olan Ali, eşinin de desteğiyle annelerini yeniden hayata bağlamak için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. “Aynur kızım ben pencerenin önünde duran çiçekleri suladım mı? Biliyor musun? Hatırlayamıyorum.” “Ben az önce göz ucuyla baktım onlara Memnune teyzeciğim, toprağı kuru çiçekleri sulamamışsın sanırım.” Memnune Hanım ufak bir kahkaha attı; “ Hay Allah sen çok yaşa emi kızım, benim aklıma gelmedi bakmak. Ee yaşlılık iyice kafayı götürdü bizim, dur içerden su kabını alayım da sulayıvereyim.”
Çiçeklerinin dibine ağır ağır suyu döken yaşlı kadının dikkatini pencerenin diğer tarafında duran heykel bir kez daha çeker. Hayret içerisinde bakar. Daha önce bahçesinde görmediği bu heykelin ne zaman oraya konulduğunu hatırlamaz. Aslına bakılırsa eşinin ölümünden sonra etrafındaki hiçbir şey dikkatini çekmez. Bu heykel de oğlu tarafından süs olsun diye bahçeye konulmuş olabilir. Bu sebepledir ki kimseye tek bir şey sormaz. Sadece çiçeklerini sularken göz ucuyla seyreder. Anlam vermeye çalışır. Sonra da öylece anlam vermeye çalıştığıyla kalır. Uzatmaz. Son zamanlarda sevimli bile bulmaya başlamıştı heykeli. Kimse yokken elini sallayarak selam verdiği bile olmuştu.
Hemşirenin arkasından seslenmesiyle irkildi: “Kusura bakmayın Memnune teyzeciğim dalmışsınız sanırım. Korkuttum.” “Yok kızım ne kusuru öyle dalmışım işte, ne diyordun anlamadım.” “Defterinize yeni cümleler yazmışsınız, çok hoşuma gitti.” “Benimkisi can sıkıntısı işte. O güzel sesinle okur musun bir de senden duyayım?” “Tabii ki; her günün içerisine gizlenmiş bir umut vardır. Umudunu her daim taze tut. Onu her sabah tekrar tekrar doğur. Büyüt. Hayata karşı hazırla. Tomurcuklardan koskoca bir çınar ağacına dönüştür. Sonra da gölgesine geç, çıkar ayağındaki fazlalıkları. Bırak öpsün ayakların umuda can veren toprağı.” Hemşire biraz duraksadı. Gözü deftere dalgın baktı. Sonra yazılan son cümleyi tekrarladı: “Bırak öpsün ayakların umuda can veren toprağı…” Tebessüm etti. “Ne güzel yazmışsınız, çok beğendim. Yüreğinize sağlık. Ben gideyim artık başka hastalar da bekler. Kendinize dikkat edin olur mu?” “Güle güle kızım, görüşmek üzere. Merak etme iyiyim ben.”
Hemşire gittikten sonra Memnune Hanım pencerenin önüne çektiği sandalyesine ağır ağır oturdu. Dışarıyı seyre daldı. Bir süre sonra oğlu Ali’yi bahçenin iki yanı süs taşlarıyla oluşturulmuş ince yoldan gelirken gördü. Gülümsedi. Ali her gün saatini aksatmadan annesini ziyarete gelirdi. Bahçede duran düşünen adam heykelinin yanından geçti. İri cüssesine rağmen ayak adımları hızlıydı. Merdivenleri çıktı. Annesinin yanına uğramadan önce her gün yaptığı gibi doktorun yanına gitti. Kapıyı çaldı. Doktor buyur etti. İçeri girdi. En yakın sandalyeye oturdu. El sıkıştılar. Selamlaştılar. Ali vakit kaybetmeden annesinin durumunu sordu. Doktor: “ İlerleyen yaşının da verdiği etkiyle sinir sistemi yıpranmış vaziyette, verdiğimiz ilaçlar sonucu etkileyecek türden ilaçlar değil maalesef. Daha doğrusu iyileşmeyi sağlayacak türden ilaç henüz daha keşfedilmedi. Sadece sona yaklaşmayı biraz daha erteliyoruz hepsi bu. Bunun sonucunda hafızasını tamamen kaybedip hiçbir olayı, kişiyi, anılarını hatırlamayacak durumuna gelecek. Biliyorsunuz ki hastaneyi evi zannediyor birkaç gündür. Şimdi de beni eşinin en yakın arkadaşı sanıyor. Onu muayeneye gittiğim zamanlarda ziyaretine gelmişim gibi davranıyor. Hemşire kızımızı evinize gelmiş gibi karşılıyor. Akıl hastanesinin bahçesinde duran heykelin bir anda nerden buraya geldiğini sorgularken duymuş Aynur hemşire. Yani söyleyeceğim şu ki Ali Bey, bizi çok daha zor günler bekliyor. Size iyi haber vermek isterdim fakat durum bundan ibaret.” Ali doktorun yanından gözleri dolmuş vaziyette ayrıldı. Annesinin odasının önüne geldiği zaman kendini toparladı. Yüzünde her şey yolundaymış gibi bir gülümseme takındı. Ve içeriye girdi…