Gözlerimi açtığımda kendimi, nemli ve gevşek bir toprağın üzerinde, topaklanmış çamur parçalarının alnıma, yüzüme bulaştığı bir yükseltide, yüzükoyun yatarken buldum. Üzerime bulaşan toprak parçalarından güçlükle sıyrılıp doğrulmaya çalıştım.
Hafifçe doğrulup da başımı kaldırmayı başardığımda, isyancı dağ menekşelerinin allı morlu renklerini gördüm ilk. Güneyli rüzgârların, papatyaların taç yapraklarında, yapraklarının beyazlığında eğleştiğini, gelinciklerin ortak bir ritimle titreştiğini, bu titreyişlerden dört bir yöne bulaşan ürkekliği gördüm.
Günışığının iyimserliğine, göğün mavi tuvaline gelişi güzel çizilmiş bulutların akışına, sürrealist biçimlerine; açık yeşil çimenlerin tazeliğine, vurdumduymazlığına bakılırsa bir dağ başındaydım. Henüz vakitlerden gamsız bir sabahtı. Güneyli bir seher yelinin tenimde dolanışı, huzurlu biçimler ve doğanın iç sesi...
Altımda kalan yükselti bir tümülüsü andırıyordu. Karşımdaki selvilerin, söğütlerin boyuna bakılırsa epeyce yüksek bir tepedeydim.
Çok susamıştım ve oldukça yorgundum.
Tüm çabalarıma rağmen bir tek adım bile atamıyordum.
Yakınca sayılabilecek bir mesafeden bir derenin hicaz makamında akışı geliyordu kulaklarıma. Derenin bu hicaz peşrevine, sabah rüzgârlarının binlerce yıllık minör ezgisi, kuşların ve kurbağaların çok sesli korosu da eşlik ediyordu.
Birden rüzgâr şiddetleniverdi. Başımın üzerindeki sürrealist manzaranın değişmeye başladığını fark ettim. Bulutlar iyice hareketlendi. Renkleri karardı. Gelincikler dehşetle titremeye başladılar. Hava soğudu.
Ben çok yorgundum.
Sonra bulutların çarpışmaları, şimşeklerin yalımları, göğün görkemli karmaşası başladı. Ardından da gökyüzünde şaklayan sağanak… Sanki gök kubbe delinmiş bir testiymiş de bu delikten dökülen yağmur, döne döne geliyor ve geldikçe de yeryüzüne ait ne kadar ses varsa, hepsini girdabına katıyordu. Artık ne derenin hicazı, ne rüzgârların şarkıları, ne kuşların ve kurbağaların senfonisi kalmış, hepsi birden yağmur olmuş, yağıyordu.
Toprağın bütün boşluklarına sızıverdi yağmur. Oyukları doldurdu. Çukurlarda, çatlaklarda köpürdü. Boşluklardan sızan su, kendine akacak bir yatak oluşturdu. Sonra kurumuş dişbudakların kabuklarını, çürük dal paçalarını, kopmuş yaprakları peşi sıra sürüklemeye başladı. Toprağa tutunmakta zorlanan bazı gelinciklerin ve erkenci papatyaların da taç yapraklarını, sarı siyah ipçiklerini sökmüş götürüyordu.
Üzerimden geçen dalgalar beni iyice sarsıyordu.
Yerin altında bulduğum bir kemik parçasına doladım köklerimi. Bir kediye, köpeğe ya da bir insana ait olan kuru kafanın göz boşluğundan geçirdim kılcal kök uçlarımı, öz suyumu saldım, iyice tutundum. Rüzgârın ve yağmur sularının artık beni yerimden sökebileceğine hiç ihtimal vermiyordum.
1979 yılında Tokat’ta doğdu. İnönü üniversitesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Küskün, Göç çağı adlı öykü kitaplarının yanında üçüncü çoğul ad...
1978 yılında Niğde’de memur bir aile...
“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...
2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...
İstanbul’da doğdum, Pertevn...
1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...
1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...
1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....
1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...
Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...
İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...
...
1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...
Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...
1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...