BAZI ANLAR
Bir zeytin dalına uzanacak ellerin
Saçlarına günışığı düşecek
İyi olacaksın
İkinci soldan dönün karşınıza çıkar demişlerdi. Yürüyoruz. Etraf kalabalık. Sağdan soldan duyduğum ayak sesleri sinirlerimi bozuyor. Dedikleri gibi kolayca buluyoruz binayı. Demir kapının yanındaki zil üçüncü katı işaret ediyor. İçeri giriyoruz. Loş, pis bir apartman. Ben öne geçtim, ağır adımlarla beni takip etti. Bir an içimden, gel hadi, dönüyoruz diye bağırmak, koşar adım sahile inmek geçti. Göz ucuyla bakmadan edemedim. Başı önde merdivenleri çıkıyor, yüz hatları sakin. Bir dakika sonra nasıl bir ruh haline bürüneceğini okuyamıyorum.
Kapıyı gençten bir kadın açtı. Maniküre gelmişiz gibi rahat karşıladı bizi. Aynalar, fırçalar, birkaç çalışan, bekleyenler var, çevremi süzüyorum. Rutubetli karanlığın ardından bu kadar yoğun ışık, yüzüme çarpan bu keskinlik gözlerimi alıyor. Dışarıdaki isli, gri, ha yağdı ha yağacak hava ağırlığını buraya da taşımış. Dikkatim duvardaki aynanın köşesinde göz kırpan spotlarda. Parlak sarı renk bu ölgün duyguyu biraz hafifletti. Küçükken okul dönüşü evlerin önünden geçer, bu ev mutlu bu ev değil diye kendimce karara varırdım. Orta halli ailelerin yaşam kaygısı solgun bir resim gibi hafızama kazınmış. Salonların taşlı, karpuzlu avizelerinden sokağa taşan aile saadeti, soğuk beyaz floresana karşı böyle ayrışırdı bende. Neden bir evde floresan ışığıyla mutlu olmaya çalışırdı ki insanlar, anlayamazdım. Sırf bu anılar hatırına olsa gerek, içime çöken kasvete zoraki bir iyimserliği yamamaya çalışıyorum.
Epey bir zaman bekledik, sessizliğe büründüğümüz anlardan biri daha. Biliyorum ne söylesem havada kalacak. Dolaşıyor, oturuyor, sık sık beresini düzeltiyor. Tanrı sabır katsayımı sınarken bizi yan odaya aldılar. Bulduğum bir tabureye iliştim. Her şey normalmiş, ayakta da durabilirmişim aslında havası yaratıyor, duruşumu koruyorum. Çevreme bakındım, ortada kocaman, ahşap bir masa. Neredeyse odanın yarısını kaplamış. Bekleme odasındaki kuaför salonu havası burada eski bir atölye görünümüne bürünmüş. Manzara masanın çevresinde de aynı.
Saçlar.
Duvarlarda neredeyse tavana kadar sıralanmış, boynuna kadar var olan mankenlerin başlarına yerleştirilmiş, masanın köşelerine çengellere tutturulmuş. Her yerde rengârenk saç. Kısa, uzun, düz, kıvırcık. Döndüm, bize eşlik eden satıcıya,
“Nereden buldunuz bu kadar sentetiği,” diye sordum.
“Öyle demeyin, birçoğu gerçek saç,” dedi zayıf, gözlüklü adam. Woody Allen’ın dublörü olabilirmişsin hissiyle bakıyorum. Gevezelik etmek istemesem de asıl suskunluğa dayanmayacağımı biliyor, devam ediyorum.
“Nasıl oluyor ki, yani nereden geliyor bunca saç?” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. Bir türlü yerleşemediğim tabureyle uğraşmayı bırakıyor, odada dolaşmaya başlıyorum. Konuşursam, başka insanlardan, başka durumlardan bahsedersem rahatlayacağını kendi saçını daha kolay seçebileceğini düşünüyorum. Adam örnekleri gösterirken, “Köyden mesela,” diyor, “Anadolu’dan.” Sandalyeye oturuyor, belli ki sık karşılaştığı muhabbeti bir kez de bizimle yaşıyor.
Gürbüz kadınlar, on beşinde genç kızlar geliyor gözümün önüne. Beyaz sabun kokusuyla ördükleri saçlarını köyün becerikli kadınlarının ellerine teslim ettikleri an. Kökü sende nasıl olsa diye teselli eden komşular. Bunu bir iş haline getiren aracılar.
“Peki, o halde, sentetiklere hiç bakmıyoruz, gerçek saç olsun,” dedim. Ona baktım, peruklara yaklaşmış, seçmeye çalışıyor.
“Kaç paraya kıyar ki insan saçlarına,” diyen sesi araya giriyor. Geldiğimizden beri ilk kez ağzını açıyor.
“Az paraya,” diye gülümsüyor adam. “Öyle büyük şeyler beklemeyeceksiniz bu işten.”
“Ama siz öyle fiyatlandırmıyorsunuz,” diyorum.
“Ticaret,” diyor. “Biz de her saça itibar etmiyoruz. Özellikleri var. Mesela sizin saçlarınız için iyi bir örnek diyebilirim.” İrkiliyorum, bir an düşüncelerimi okumuş gibi geliyor, üzerinde durmuyorum.
Orta karar bir şey baktığımızı, zaten belli bir süre idare edeceğini söyledim. Yine çıkacak. Sonra ona döndüm, “Bak alıştığın renkler, kısa da yakışır aslında sana, sarı olsun mu,” diye sordum. Denemeden anlayamayacağımızı söylüyor adam. Gergin bir suskunluğa dalıyoruz yeniden. Sonunda karar veriyor, “O zaman çok olmasın lütfen bir iki örnek yeter,” diyor. Ben de kaşlarımı kaldırıyor, öyle istedi madem öyle olsun, dercesine bakıyorum adama.
Aynanın önüne oturmuştu nihayet, yüzü bize dönük. “Berenizi çıkarın ki iyice anlayalım,” dedi adam. İşte o zaman çıkıp gitmek istedim. “Şimdilik böyle deneyin, kalın bir kumaşı yok,” önerisi yerini bulmuyor. Çaresiz çıkarıyor. Geçen ay ısrar etmiştim. İstersen gidelim, birden kestirelim demiştim. Genelde öyle yapıyorlarmış. İstememişti. Birkaç denemeyle her gittiğinde biraz kısaltmayı tercih etti. Seyrelmiş, tüy gibi gözüken, dokunduğun yerde bir tutamı ellerinde bırakan evreye beklediğimizden çabuk erişmiştik. Haliyle şimdi daha zor geliyor.
Rahat çalışsınlar diye uzaklaştım. Odanın diğer köşesinde pencereden arapsaçına dönmüş trafiğe baktım. İnsanların yolu bir şekilde buraya düşüyormuş demek. Aktrislerin tuvalet masasında güneş sarısı, dolgun atkuyrukları, Yeşilçam zamanlarının postişleri, krepe saçları nasıl da kazınmış hafızama. Kış günleri bazen otobüste, nefeslerden buğu olmuş camı siler, kendime yeni bir pencere açar, bakardım. Tepebaşı’ndan inerken yolun sağındaki vitrinleri, camlarına astıkları renk renk perukları görürdüm. Belki aynı günün akşamı bir travestinin başında yerini bulmuştur bazıları. Belki de yaşlı bir İstanbul kadınının kırışık eline yakıştırdığı Osmanlı yüzüğünü tamamlamıştır kim bilir. Ne garip bir duygu, hepsinin daha katlanılır olduğunu düşünmeden edemiyorum. En kötüsü burada, hayatımıza dâhil olan bu ani seçimde şekilleniyordu galiba.
Sonunda karar veriyor, koyu kahve, kâküllü, iri dalgalı bir modeli seçti. Doğal duruyor. Adam siparişi yazmak için odadan çıktı. Sinirini ellerinden çıkarır gibi bir hali var. Üzerine gitmiyorum, çaylarımız geliyor beklerken. Biraz yalnız kalsın kaygısıyla lavaboya koştum. Koridorun solunda tuvalet kapısına da ayna koymuşlar. Kapıyı tıklatacakken ellerim saç tokama gitti. Çengelden kurtulan saçlar belime doğru döküldü. Lastiği ucuna iliştirip içe doğru yuvarladım. Her kıvrımda biraz daha kısaldı. Şöyle arkasına da bakayım diye döndüğümde adamla göz göze geldik. Girmekten vaz geçtim, alelade topladım. Hole geldiğimde baktım, kapının önüne gelmiş, beni bekliyor. Yüzüne bakıyorum, ifadesiz. Rahatlamış bir soluk sesi kulaklarımda, yeniden nem kokan karanlığa geçiyoruz.
Ayşegül Ekşioğlu