İKİ GÜN Öykü
Sormamıştı, bunu sorgulayacak zamanı ve seçme şansı olmadığını anlatıyordu söylenenler. Yağmur yağmıştı, iki gün daha demişlerdi, iki gün daha sende kalsınlar. Bot ayarlanıyor, sonra sabaha karşı, evet sabaha karşı alacağız. Evine dönmüş, kaybedecek neyim var ki, diye sormuştu kendi kendine. Hiçbir şey. Küçük kızın gözlerine bakmasaydı ama bakmıştı, sonra da tamam, demişti.
Güneşin doğacağı, ısıtmayacağı, gri bulutların ardından bir görünüp bir kaybolacağı iki gün. Anlayamıyordu, neden şimdi. Bu mevsimde, dedi, bu mevsimde olmaz ki, böyle yağmurlu, soğuk bir havada. Keşke daha erken davransalardı, güz başı olsaydı iyi olmaz mıydı? Olurdu elbette ama mecburen bekleyeceklerdi, kısmet işte, diye geçirdi içinden. Böyle düşündüğünde bir nur halesinin yüreğini sarıp sarmaladığını, kendini iyimserliğe teslim ettiğini bilirdi. İşi de bu değil miydi otuz yıldır, umut dağıtmak.
İsli, puslu hava ağır ağır iniyordu. Yazlıkçılar çoktan gitmişti. Cadde boyunca dükkânlar, terzi, su tesisatçısı, berber birbiri ardına kepenklerini indiriyor, ara sokaklarda yanmaya başlayan sarı beyaz, cılız ışıklar kaldırımlara düşüyordu. Kesme taşların çukurlarında su birikintileri, parlak noktacıklar halinde sokak lambalarının aynası olmuştu. Katlanır ahşap sandalyesine oturdu. Nihayet geçen ay büyük, siyah bir şemsiye alabilmişti. Rüzgâra söz geçiremese de yağmurla baş edebileceği kadar sağlamdı. İnceden yağıyordu meret. Renk renk kıvrılmış niyetlerin altından Beyaz Hanım’a baktı. Taburenin yanında tek gözlü tel odada gözlerini kısmış, pamuktan bir yumak gibi öylece hareketsiz duruyordu. Taşıması zor olsa da bu sandığı seçmekle iyi etmişim diye düşündü. Niyetçi, diye seslenmek istedi, sustu, cadde boştu. İki karış uzağındaki sandığa uzandı, yağmurda kalan kısmı kendine doğru çekti, birkaç niyetin yerini değiştirdi. Yeniden yem serpmeme gerek yok, birazdan Abbas yolcu diyeceğim nasıl olsa. Yolculuk dedi ya içine bir sıkıntı çöktü, sessiz bir of sesini belki sadece Beyaz Hanım duydu. Kalktı, önce şemsiyeyi kapadı, tabureyi koltuğunun altına koydu. Sandığın kapağını örttü, yağmurun artmasına aldırmadan küçük adımlarla yola koyuldu.
Her akşam demlendiği köhne lokantadan döndüğünde vakit gece yarısını bulmuştu. Anahtarı usulca kapıdan çekti. Pantolon paçaları dizlerine kadar sırılsıklamdı. Elindekileri ahşap askılığa bıraktı, sandığı da hemen yanına. Bir minibüs yahu bir minibüs geçseydi bari. Hep mi bu havaya denk gelirsin mübarek. Elektriğe uzandı, karanlık taş holde bir çıt sesi yükseldi. Altyapımız hala yenileniyor demek, bugün de böyle. Tek katlı iki odalı bir evdi. Boyası dökülmüş bahçe kapısı, ona denk eskimiş duvarlar, az eşya. Girişte solgun bir ışık dalgalandı, sonra gölge vücut buldu, yanına geldi.
“Kızım sen hala yatmadın mı?”
İnce bir ses karşılık verdi. “Anahtarları almadıysanız dedim, baktım yağmur da artmış. “
“Eh peki, yat o zaman bir an önce, çocuk da uyanmasın şimdi.”
Yüzünde belli belirsiz bir keder dalgalandı kızın. Yaşlı adam bir mana arar gibi baktı.
“Karşı kıyılara baktım Samet Dayı,” dedi. O da öğrenmişti, herkes ona bu adla sesleniyordu buralarda.
“Ee kızım…”
“Korkutucu geldi gözüme, içim bir tuhaf oldu.”
Yüreklendirici bir ton çıkarmaya çalıştı adam, bir iki öksürür gibi yaptı, boğazını temizledi. “Buralardan farklı bir yer olacak, seversin muhakkak. Hele şu zorlu yolculuğu bir atlatın da.” Sağ salim, diyecekken sustu. Bu umut öyle bir işlemiş ki içine. Günlerdir anlattıklarını bir daha düşündü. Yeni bir hayat özlemi vardı kızcağızda, Varşin’im için demişti. Her şey yolunda gidiyordu, bir de bu yağmur olmasaydı. Hiçbir bilgi vermemişlerdi yolculuk hakkında, kaç kişi olacaklar, ne kadar sürecek, ya bot? İyidir, sağlamdır elbette, daha da Allah’tan cezanızı mı istersiniz, dememiş miydi aracı.
“İki gün içinde orada olacağım,” diye devam etti kız. Bir beklenti, hayal dalgası taştı gözlerinden. Gülümsemeye çalıştı. Camda yer eden buz kütleleri gibi yüzünde asılı kaldı bu gülümsemeyiş. Yersiz bir laf etmiş gibi sessizce baktı yaşlı adama. Adam anladı bu bakışı. “Kızım,” dedi, “Tabii ki orada olacaksın, bir haftadır bu eve nasıl alıştınsa oralara da alışacaksın. Bak kaç kişiyi karşı kıyılara ulaştırmışlar bugüne dek.” Bir rahatlama yayıldı kızın yüzüne.
“Varşin’im bugün, dedem nerede diye sordu. Hakkınızı nasıl ödeyeceğiz bilmiyorum.”
Usulca sözünü kesti kızın. “Hak ne demek kızım, olur mu hiç öyle şey, bir iki satır yazarsın, bir de fotoğraf gönderirsin, ben bilirim ki iyisiniz, rahattasınız oralarda. Sen yarın da dinlen, Varşin’i balıkçıların yanına götürürüm ben, biraz gezdiririm yağmazsa.”
“Peki,” dedi kız, odaya yönelmişti ki durdu, niyet sandığına baktı, ufak bir tereddüdün ardından sandığın yanına gitti. “Yalnız bir şey istesem.”
Adam dinledi. Şimdi, diye geçirdi içinden ya cevaplayamayacağım bir soru sorarsa. Kıza baktı.
“Ben de seçebilir miyim bir tane?” Adam gülümsedi. “Şimdiye dek sormadığın kabahat,” diye bir nefeste cevapladı sorusunu.
Beyaz Hanım’a doğru yönelmişti ki kız atıldı. “Yok, ben seçeyim, ona dokunmayalım şimdi.” Adamın yanına geldi, tel kafesi örtmeden önce döndü, “Samet Dayı,” dedi. “Eğer.” Derin bir nefes aldı. “Eğer olur da bir talihsizlik olursa, ben gidersem, gitmek işte, Varşin kalırsa onu muhakkak bul olur mu?”
Adam taş misali ona baktı hiçbir şey söyleyemedi. Kız bir müddet elini niyetlerin beş on santim üzerinde dolaştırdı. Bazen duruyor, bazen de bir şey ararmış gibi hızlı hareket ediyordu, Beyaz Hanım’ın uyku hali, bütün kararı ona bırakmıştı. Ardından eli sağ üst köşedeki sarı kâğıda gidiverdi. Aldı, avucunun içinde bir süre bekledi. Mumu yaklaştırdı, Adam kâğıdı ellerinin arasından aldı. Temkinli okudu sessizce. İçi rahat başını kaldırdı, yüksek sesle tekrarladı. Kızın yüzüne bir ferahlık yerleşmişti. Beklediği bu değilmiş de razı gelmiş gibi iç çekti. Yaşlı adam arkasını döndü, odasına geçti, iyi bari diye mırıldandı en azından iyi. Güneş doğdu, battı, sonra yeniden, yine aynı yerden yok oldu. Gittiler, sessiz, buruk, içli bir sessizlik çöktü eve.
Uyku tutmamıştı, gün ağarmadan kalktı, karşı kıyılara vardılar mı acaba diye düşündü adam. Henüz dört saat bile olmamış. On gün de olsa geçecekti elbet. Gitmeyecekler miydi, eninde sonunda, olmuştu. Canı sıkıldı, çay demledi, arka arkaya sigaraları yakıp söndürdü. Pencereden gelen sesleri dinledi bir zaman, deli fişek hava düne göre sakinlemişti. Birkaç kez tuşları çevirdi son bir iki numaraya geldiğinde vazgeçti. Belki dedi, belki onlar arar. Hazırlandı çıktı. İnsanlardan, araba çamurlarından sakınmaya çalışarak yol başına kadar geldi, sırtına hafif bir ağrı saplanmıştı, bugün eczaneye uğrasam iyi olacak dedi, yeniden dilaltı hapıma başlamalıyım artık, şakası yok. Kepenkler keskin, çatallı sesleriyle günü karşılıyordu. Yürüdü, eczaneden birkaç dükkân önce bir beyaz eşya mağazası en güzel televizyonunu vitrine ortalamıştı. Karşıya geçti, kaldırımın kenarına, duvar dibine eşyalarını bıraktı. Mağazanın ışıkları yandı. Ahşap sandalyesine oturdu, yüzü denize dönük. Vitrinde ekran aydınlandı. Islak caddede bir iki araba sağa sola çamurlar sıçratarak geçip gitti, önemsemedi. Sarı, kırmızı ışıklarla aydınlanan ekranda haberler başladı. Adamın eli paltosunun cebinde, telefonu bulmaya çalışıyordu. Ekranın sol alt köşesinde son dakika uyarısı yanıp söndü, birkaç kez. Adam vazgeçti aramaktan, bir sigara yaktı, gözü uzaklara daldı.
İri puntolarla altyazı geçiyordu, Suriyeli mültecileri,
Taşıyan bot,
Fırtınada...
Belki, diyordu içinden, belki bir telefon arıyorlardır şimdi, kim bilir. Döndü, “Niyetçi,” diye seslendi.
Ayşegül Ekşioğlu