Isırgan Dalaması

 

 

Bir akşamüstü; günbatımının izi henüz silinmemiş bulutların üzerinden; başımda göğün laciverdinde ışıyan aceleci dolunayın sersemliği; saçlarımda yeni yetme bir rüzgâr; kaynağını tespit edemediğim bir kokunun ardından yürüyorum. Belki bu koku, “kentsel dönüşüm” projelerine dâhil edilmiş bir evin bahçesinde, tellere dolanmış, demir kapılardan uç vermiş hanımelilerin kokusudur, belki de yıllar önce bu evin tonoz çatısını yapan bir Ermeni taş ustasının diktiği akasya ağacının taze sürgün bir dalında açan ak çiçeğin kokusudur.

Bu koku, belki bin yedi yüz seksenler Fransa’sında etrafında gerçekleşen politik olayları ve karmaşayı, karmaşanın sonunda şekillenecek olan “yeni dünya düzeni”ni zerre umursamayan, serseri bir adamın âşık olduğu kadının ince, uzun boynuna sokulduğunda soluduğu, ciğerlerinde duyduğu, o, hem serinleten hem de geniz yakan al-beyaz kokudur. Belki de bu koku, bin altı yüzlerin başı, Kostantiniyye’de Rum bir aktarın gül suyunda kaynattığı akdikenlerin, pelesenk dallarının, sedirin ve sandal ağacının yapraklarının karışımından elde ettiği, sonra itinayla billur şişelere hapsettiği, buhur suyunun, miskin ve amberin büyüleyen kokusuyla, tamamen aynı kokudur, bilemiyorum. Yürüyorum.

Yürüyorum. Kentler kurup yapılaştığımız; demirin, çeliğin, çimentonun, kumun ve plastiğin zamanlarında… Bazen parke taşlarının arasından bir yaşam bilgisi gibi sızan sarı çiçeğin kırılgan gülümseyişi; bazen çatılarımızda martı tepinmeleri ya da saçak altlarına yuvalanan kırlangıçların alçak uçuşu; bazen caddeleri perde oyununa, küşteri meydanına çeviren su kuşlarının gölgesi bu prozac yalnızlığımızı vurur yüzümüze. Yakınlıklar edindiğimizi zannettiğimiz bir anda, bir taş gerçekliğinde karşımıza dikilen tek düzeliğimiz bile inandırmaya yetmez bizi, bu kentli uzaklığımıza.

Bir ısırgan otu bulduğumda kimi zaman, ellerimi sürerim gövdesine. Böylece kırılan kılcal tüplerinden çıkan formik asit, tenime yayılır, derimi yakar, yakarışım olur. Şu gülüşümüzü eksilten, geniz yakan, yolunu şaşırmış çağda yaşadığımı duyumsarım.

Şimdi bu alaca akşam kibirli bir zamana, kirli asfalta, beton binalara, balkon tutsaklığına, çelik konstrüksiyonlara bir itiraz gibi sızan şu hanımeli kokusu yok mu yaşadığımızı duyumsatan? Belki akasya ya da iğde kokusu ayırt edemediğim, işte onun peşindeyim.

Sokakların arabalarla bizi ayıran yükseltisinde, kilit taşlarına basa basa, elinde yırtık bir haritanın işaretli bölümü olan hazineci gibi ya da havayı koklayan bir yırtıcı gibi sağa sola bakına bakına yürüyorum.

Çek çek arabasında atık kâğıt yüküyle, bir çocuk geçiyor yanımdan. Büyükçe atmaya çalıştığı adımlarına küçük omuzlarının orantısız salınımı ayak uydurmaya çalışıyor. Yanı sıra gelen sokak kedilerinin heyecanlı mırlamalarına karşılık olarak, yaşını büyük gösterme gayretiyle sesini kalınlaştırıp da kurduğu, “Bekleyin, az ileride çöp var, yemeklerinizi yersiniz,” cümlesindeki, “yemeklerinizi” kelimesinden yakayı ele veriyor çocuk oluşu.

Ben kaldığım yerden, kokunun peşinden ilerliyorum, bulacağım o kokunun kaynağını mutlaka bulacağım.

 

Az ileride bir adam ağzında sigarası, taze karanlığa kıvılcım saçmakla yetinen tekerlekli çakmağına öfkeleniyor. Avucunu dulda edişi de yetmiyor, kıvılcımı ateşe çevirmeye.

Çakmağı aşağı doğru eğip bir güzel sallıyor. Yok, yanmayacak bu koyduğumun çakmağı, deyip fırlatıyor elinden.

Abi, ateşin var mıydı be? Çakmağımı uzatıyorum, ikimizin birlikte rüzgâra siper ettiği avuçlarımızın arasından ateş, bir sihir gibi uzuyor, nihayet tütünün tutuşma anı. Adamın ağzından dumanla karışık “eyvallah,”a benzer bir homurtu çıkıyor.

Bulacağım, diyorum aradığımı bulacağım.

Bu kenti hiç tanımıyormuşum gibi geliyor, oysa kentler kentlere benzer. Yağmurun, karın yağışı, mazgallar, saçak altları, kaldırım taşları, güneşin özensizce doğuşu, bezgin bezgin ilerleyişi batıya doğru, sonra alelacele batışı, ışıksız yüzler ve karaktersiz binalar… Tüm bunlar tanıdık ama nedense ben yabancı gibiyim.

Aradığım. Tamam, bulacağım, evet, koku.

Bir dolmuş durağına geliyorum. Şurada biraz dolmuş bekliyormuş gibi yapsam, gidecek bir yerim varmış gibi, gelen otobüslerin numaralarına baksam. Ara sıra otobüsten içeri başımı uzatıp, şoföre bir önceki otobüste öğrendiğim yer adlarından birini sorsam; “Nebileyimli’ye gider mi?” “yok, bu gitmez, bilmem kaç numaralı otobüse bin,” dese şoför. Ara sıra saatime bakıp acelem varmış gibi oflayıp poflasam. Bir kadın görsem saçlarının ipeksi siyahı, yüzünün rugan pembesine dökülen ve bu kadın, dudaklarının cinaslı kıvrımı ile aklımı başımdan alsa, yaydığı koku, bir tek benim bulabildiğim, bin yıl öteden gelen mistik bir koku olsa. Bindiği otobüse yol sormadan binip gitsem, gitsem, gitsem.

Hayır, bunların hiçbiri olmuyor, yürüyorum.

Sonra nasıl oluyorsa peşinde olduğum kokuyu duyamadığımı fark ediyorum. Sağa sola dönüyorum, burun kanatlarımı sıkıyorum parmaklarımla, geri açıyorum, yok. Geldiğim yöne yürüyorum, yok, ilerliyorum, yok. Kokuyu kaybettim. Bahçeli bir ev ya da balkonunda sardunyalar, begonyalar olan bir apartman katı arıyorum ya da bir yıkıntı, bir kıyı belki, yok, yakınlarda görünmüyor öylesi. Ara sokakların güvensiz karanlığına dalıyorum. Bir ısırgan bulsam.

 

 

 

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir? 17 Şubat...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül EKŞİOĞLU

İstanbul’da doğdum, Pertevn...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Y...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal TEKAĞAÇ

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur....

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Psk. İlkim ÖZ

İlkim öz, Ankara doğumlu olup Hacettepe ünive...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

Orçun Oğlakcıoğlu 1974 yılında Denizli’...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...