O sabah gün aydınlandığı vakit gerçek manzarayı daha iyi anladık. Belediye tarafından yeni yapılan arnavut kaldırımların üstü yıkılan evlerin tuğlaları, toprağı, tozuyla dolmuştu. Günlerdir televizyonlarda bas bas bağıran deprem bilimcileri kimse dinlememiş hiç yaşanmayacak gibi hayatlarımıza devam etmiştik. Devlet büyüklerimiz bizden de umursamaz davranmıştı. İşte şimdi gerçekle yüzleştik. Gecenin ikisinden beri dışarda ayazda bulabildiğimiz boş yerlerde korku içinde bekliyoruz. “Deprem ölüme benziyor” dedi yan komşumuz Neriman abla. “Kapımızın ölüm tarafından ansızın çalınacağını biliyoruz da gene de yok sayarak yaşıyoruz. Deprem de öyle ansızın geldi ve taş üstünde taş koymayarak kaçımızı ölümün soğuk kollarına teslim etti bilemiyoruz.”
Mahalle sakinleri kümelenmiş bir şekilde karamsar konuşmalar, hasar tespiti, durum değerlendirmesi gibi konuları ele alırken mahalle bakkalı Kazım amcanın İsmet Gündüz’ün evini göstermesiyle herkes yönünü o tarafa çevirdi. Mahallenin girişine yakın 8 katlı, sağ ve sol olmak üzere ikişer daireden oluşan binanın sol tarafında kalan daireler sapasağlam yerinde dururken; sağ tarafında kalan dairelerin orta kolanlarından aşağıya doğru çatlamış, dördüncü ve altıncı dairelerdeki çöküntüler gözle görülür vaziyetteydi. İsmet Gündüz altmış beş yaşına merdiven dayamış semtimizde onu tanıyanlar tarafından cimrilikte mastır yapmış birisi olarak bilinirdi. Babamın söylediğine göre kırk yılı aşkın süredir mahalle sakinlerindendi. İsmet Gündüz annesi, babası ve kardeşiyle mahalleye ilk taşındıklarında, şimdilerde müteahhit Osman tarafından kat karşılığında yapılan manifaturacı Ekrem’in evinde on yıla yakın oturmuşlardı. İsmet Gündüz’ün babası ufak bir hırdavat dükkanı açıp kısa sürede işleri düzeltince mahallede boş duran arsayı inşaat ustası Kemal’in inşaatlar için aldığı malzemelerin karşılığına sayarak üste de biraz para verip almıştı. İnşaat ustası Kemal’i bir de borçlarından dolayı sıkıştırıp neredeyse yok paraya tek katlı bir ev yaptırıp ailecek oraya yerleşmişlerdi. İsmet Gündüz ve kardeşi ortaokuldan sonra babası tarafından yanına alınarak ufak yaşlarda kardeşiyle beraber ticarete atılmaya zorlanmıştı. İlk başlarda iki kardeş de bu işe sıcak bakmasa da sonraları ellerine geçen sıcak para ve patronluk havası atmaları hoşlarına gitmişti. Babaları yaşlanıp işi oğullarına devrettiğinde arkasında hatırı sayılır bir devre mülk mirası ile pek çok yerde arsa bırakmıştı. Babalarının ölümüyle de İsmet Gündüz iyiden iyiye eline sazı alarak kardeşinden bin bir numaralar yaparak dükkanın işletmesini tek başına üzerine almış neredeyse aylık maaş karşılığında kardeşini yanında işçi sıfatıyla tutmaya başlamıştı. İşlerin daha da artmasına karşılık başka bir eleman çalıştırma gereği duymamış paranın bölünmesini istememişti. Yaz tatillerinde yanına aldığı çıraklara meslek öğrenecekler bahanesiyle para vermekten kaçınmıştı. Bu sebeple bir yaz tatili boyunca eskittiği çırağın haddi hesabı yoktu. Karısı her öğle hiç aksatmadan dükkana yemeğini getirir her defasında da şu yemeğin etini az koy, şu salatanın soğanını az doğra, şunu daha az yap, şunu şöyle yap bunu böyle yap, para kolay kazanılmıyor diye felsefe kokan laflar etmekte üstüne yoktu. Üç çocuğu vardı. Babamların söylediğine göre bu çocuklar okulunu bitirene kadar ayaklarında ne doğru düzgün ayakkabı ne de üst başları vardı. Hırdavat dükkanından anlaşma yaparak malzeme alan müteahhitlerden kısa süreli senet alarak onları borçlandırır sonra da vade tarihi geldiğinde sorgu sual etmeden kim ödemesini geciktirirse mutlaka karşılığında ya bir daire ya bir arsa hissesi ya da dükkan alırdı. Tabi bunları hep babasından kalma bilindik taktiklerle borç silme üzerine az miktar para verme karşılığında yapardı. Evlerinde oturan kiracıları ay ortasında bir, ay sonunda bir kez olmak üzere ayda iki kez kiralarını aksatmamalarını, piyasaların bozuk olduğunu söyler, “Sizden gelecek kiralarla belimizi doğrultuyoruz” gibi konuşmalar yaparak kira ücretlerini her ay garantiye alırdı.
İsmet Gündüz böyle bir adamdı. Ve şimdi yaptırdığı evin ara katında enkazda kurtarılmayı bekliyordu. Babam yan komşumuz Hikmet abiye dönerek, “Yahu Hikmet bu evin diğer tarafı sağlam dururken İsmet’in tarafı nasıl böyle hasar aldı aklım almadı” dedi. Hikmet abi suratında ufak bir tebessümle, “Aklının almayacağı bir durum yok komşum, İsmet’in kardeşi ile ortak yaptırdılar o evi. Yıkılmayan taraf İsmet’in kardeşinin; müteahhide İsmet’in ödediği paranın iki katını verdi. İsmet ev yapılırken aman demiri şu kadar olsun fazla para gitmesin, aman kumu denizden çekelim fazla masraf olmasın, aman çimentosu şu kadar olsun aman şusu böyle olsun diye diye al sana işte evin son hali. Eee etme bulma dünyası. Mutlaka bir yerlerden bir şeyler çıkıyor. Allah vere de ailesine bir şey olmasa.” Bunlar konuşulurken mahalle ambulans, itfaiye ve kurtarma ekipleriyle dolmuştu. Boş bir araziye de yardım kuruluşları çadırlarını kurmuş yardım desteği isteyen ailelerinin isimlerini kaydediyorlardı. Bu sırada kurtarma ekipleri İsmet Gündüz’ün bulunduğu yerden bir boşluk bulmuşlar sedyeyle yaralıları teker teker çıkarıyorlardı. Çıkarırken de gençten bir oğlan diğer kurtarma ekibindeki orta yaşlı olanına, “Bu sefer yardım çadırları çok erken kuruldu, çok güzel bir durum bu” dedi. Orta yaşlı olan da “Çadırda çalışan bir arkadaşım var. İşe koyulmadan onunla konuştum biraz, devlet kesenin ağzını epey bir açmış bu sefer, mağdur olan vatandaşlara çok büyük yardımlar yapılacakmış.” En son mavi çizgili pijama takımıyla İsmet Gündüz göründü sedyede. Biraz şaşkın biraz da korku dolu bir yüz ifadesiyle etrafına hızlıca baktı. Sedyenin üzerinde sağlık ekiplerine el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Merakıma yenik düşerek yanına yaklaştığım zaman el işaretiyle beni çağırdı. Biraz şaşkın bir şekilde yanına gittim. Ambulansa binmeden sağlık çalışanlarına durmalarını söyledi ve bana dönerek “Oğlum Deniz koş babana söyle şu yardım çadırına gitsin de bizim adımızı da yazdırsın, ne başımızı sokacak bir damımız ne yiyecek ekmeğimiz ne giyecek elbisemiz kaldı. Benden daha mağdur daha yardıma muhtaç ikinci bir kişiyi daha bulamazlar.”