Bir sabah uyanıyorsun, sadece normal bir güne hazırlanmakla meşgulken, sıradan dertler, düşünceler, yapılacaklar listesi zihninde uçuşurken gazetede bir sayfa açıyorsun, TV de bir kanala bakıyorsun ve karşında melek kanatlı bir kız çocuğu, gülümseyen yüzüyle sana bakıyor. O artık bu hayatta yok, senin gibi nefes almıyor, bir şeylere dertlenmiyor ya da umutlanmıyor. Çünkü kötü, hasta, kendinden bihaber vahşi bir zihniyetin ellerinde belki tek parça bile değil, dağılıp gitmiş. Bu son olsunlardan, bir sonraki haber uzak değillere taşınan gelgitlerle, içinde ağulu bir kederle, gün başlıyor.
Sevgiye tahammülsüzlüğün dibini görmüş bir ülke haline gelmişiz, son yıllarda daha çok, daha hızlı ve kontrolsüz bir karmaşada çöküyoruz. Korkuyoruz, açıkçası dayanamıyoruz. Koşullanmaların etkisi ne hale getirmiş insanları ve nereye evrildiğimiz muamma.
Medyada iri puntoların altını dolduran cümlelere ne çok rastlıyoruz değil mi? Seviyordum hâkim bey, çok seviyordum. Benden ayrılmak istedi. Aslında o da istiyordu. Üç gün takip ettim sesini çıkarmadı. Dikiz aynasından bana bakıyordu. Başka birini seviyormuş dayanamadım. Ya benimdi ya toprağın biz böyle öğrendik… Örnekleri çoğaltabiliriz. Bu yapı nasıl bir aymazlığın, kötülüğün, cahilliğin, insan olamama halinin dışa vurumu acaba? İnternette bu konuda başlıklara bakarken bir anıt sayaç sayfası çıktı karşıma. Bu, şiddetten ölen kadınlar için hazırlanan bir dijital anıt. 2008 yılından beri kadın cinayetine kurban giden isimler var. Dehşet verici bir tablo, isimlerden herhangi birine tıkladığınızda karşınıza bilgiler çıkıyor. Ne zaman, nerede, nasıl, kim tarafından öldürüldüğü ve suçlunun şimdi nerede olduğunu açıklıyor. Yıllar geçtikçe sayların arttığını görüyor ve artmaya devam edeceğini biliyoruz bu istatistiğe göre.
Kadın cinayetleri, kadına şiddet bu ülkenin gerçeklerinde kalın çizgilerle var olmaya devam ediyor. Münevver Karabulut cinayeti aylarca konuşuldu, Özgecan Aslan’ın adı parklara yazıldı. Tuğçe Çet’ten Emine Bulut’a, Güleda’dan Ceren Özdemir’e kanımızı donduran detaylarda kalbimiz cayır cayır yandı. Ülkemizde son beş yıla dahi baksak yılda ortalama öldürülen üç yüz kadından bahsediyoruz ve aslında öldürülen üç yüz hayalden, üç yüz yaşam enerjisinden, anneden, arkadaştan, iş insanından mahrum kalıyoruz. Niçin, bir hiç uğruna. Bir gün biri çıkıyor, kendi bastırılmış karakteri, aşağılık kompleksleri, özgüven eksiklikleri, beyinsel, ruhsal ya da fiziksel yetersizlikleri nedeniyle hayata duyduğu öfkenin hıncını bir kadının ruhunu, kalbini, yaşamını delip geçerek tatmin etmeye çalışıyor.
İçine doğduğumuz ve yaşadığımız coğrafyada erkeğe atfedilen benlik kavramı, hâkimiyet izni, tek ve önce sen zihniyeti ne yazık ki beraberinde bir türlü tükenmeyen çıkmazları kader kisvesi altında göstermeye devam ediyor. Bu yapı, öncelikle din, inançlar, gelenek-görenekler, töreler içi boş özgüven balonlarıyla kökleniyor. Başı kesilmiş ejderhalar yaratıyor ve bu mahlûklar kanlarını çevreye fışkırtarak kendisiyle birlikte çevresini de o kan denizine sürüklemeyi hak görüyor.
Her şeyi dışarıda arıyorlar, içini besleyemeyen, kendini eğitemeyen, geliştiremeyen bir cenah var. Değil mi ki bu toplumda şiddetin kendisi olan kesim içi sığ, yetersizliğinin kompleksini hamuru yaparak cinsiyetçiliği gözümüze sokuyor, sen iyisin, aslansın, kaplansın çünkü erkeksin diye sırtı sıvazlanıyor ve karşımıza geliyor, işte o zaman hangi gelecek diyoruz. Neden hala bir kadının evine geç saatte gitmesi çirkin yorumlara malzeme olur, bedenini kapatan kumaşın boyuna göre yargılanır, neden eşinden ayrılan kadının özel hayatı eski eşe, akrabalara, köşedeki bakkala, komşuya dert olur anlamak, kabul etmek olanaksız. Toplumun kokuşmuş, bağnaz zihniyeti bırakın bir kadını maalesef cinsel tercihleri farklı olan kişilere karşı da katlanarak çoğalan bir kin ve tahammülsüzlük kusuyor.
Türkiye için de kanımca umutlar gittikçe tükeniyor, hiçbir zaman medeniyet dediğimiz, insanca yaşam hakkı dediğimiz, eşitlik, adalet, nezaket, saygı dediğimiz değerler bu ülkenin kodlarında olmayacak. Kendi doğalında böyle bir temele sahip değil. Din gerçeği, korku kültürü ve bitmeyen cahiliye devriyle normali hayal etmek samanlıkta iğne aramaya benziyor. Bize düşen mücadele etmekten yılmamak, fark etmek, yardım etmek, cesaretlendirmek, yol göstermek ve her şeye rağmen umut etmekten ibaret.
Bizim bildiğimiz, yaşadığımız dünyanın dışında bir dünya var. Sokakta, işyerinde, markette, arkadaşlıkta, görünenin ardında yaşanıyor. Dram, korku, sessizlik ve çaresizlikten oluşan bir dünya bu. Her ne kadar anlayacağımızı düşünsek de bize anlatmaya, kendini açmaya, anlaşılmayı beklemeye korkan, utanan kadınların dünyası. Şiddet gören kadınların dünyası bu. Bu dünyadan bakan kadınlar hayatlarının acil çağrı butonunda alarmdadır, o asansörde tek başına kalmış, o ikaz düğmesine tek başına dokunmuş, o bir saniye sonra ne olacak, başıma ne gelecek acaba diye endişelenmiş beklemektedir. İçinde büyüyen ses ona acil çağrı butonuna bastıktan sonra “Lütfen” beklemesini söyler. Asansör düşmeye yakındır ama yine de beklemektedir o, bu arada ülkede hala sözgelimi İstanbul Sözleşmesi konuşulur, koruma taleplerine karşı kayda değer deliller beklenir, görmedim, duymadım, bilmiyorum oyunları oynanır, anormalin normalinde hayat devam eder ve bir kadın acil çağrı butonuna bastıktan sonra ne kadar bekleyebilir bilinmez.
#kadınaşiddetehayır
Ayşegül Ekşioğlu