Deneme yazmak, belki daha alışkın olduğum, daha kolay yoğunlaşabildiğim bir yazma şekli. Zaman zaman iç dökümü sularından usulca çekip almaya çalıştığım, bir günü yaşama hevesinde tohumlarını barındıran bir tür. Merak ettikçe ve zaman geçtikçe sevdiğimi, kendime yakın bulduğumu daha çok düşünürdüm. Öykü yazmanın, yazmaya çabalamanın ve öykü okumanın cazibesine kapılmadan önce tabii.
Yıllar önce bir gün İstiklal Caddesi’nde Galatasaray Lisesi’nden aşağılara, bilmem ki belki de Tünel’de o çok sevdiğim kafe Ka-ve’ye doğru yürürken duraksamıştım. Yapı Kredi Yayınları ki şimdi yenilendi bence oldukça etkileyici bir kimliğe büründü, kapısından girdim.
O yıllarda İstiklal’de öylesine güzel, sevimli, sıcacık mola yerleri vardı ki, hangisine gidip bir kahve içeceğinizi ya da kitaplara bakacağınızı, o havayı içinize çekeceğinizi şaşırırdınız. Mephisto, Robinson Crusoe Kitabevi, Simurg, Pandora, Kelepir, İstavrit Kitabevi, Ada Kitabevi ve daha niceleri. İçeride epey dolaştığımı hatırlıyorum, bazen sergiler olurdu diğer mekânlarında, bazen söyleşiler, sunumlar. Yüreğimizi dolduracak, ruhumuzu besleyecek ne çok değerli anlarla, güzelliklerle sarıp sarmalanırmışız haberimiz yokmuş.
Kitabevinde rafları, orta masalarda üst üste dizili kitapları, büyük geniş camdan içeri giren harika güneşi unutmamışım. Orada o köklü kitapçıda bir huzur vardı, beni çeken, bana iyi gelen, beni iyileştiren. O genç yaşıma rağmen bugünümün kitap sevgisini oluşturan, içselleştirme yetimi besleyen, ruhumu diri tutan bahar dallarından biriydi hiç şüphesiz. Ben mi zamanı eskitirdim; zaman mı beni çoğaltırdı bilemediğim bir birlik halinde olurdum. Kitapların arasından dolaşırken turuncu, kalın bir kitap dikkatimi çekmişti. Rengi çok güzeldi, tok, koyu, sıcacık bir turuncu. Tıpkı orada hissettiğim huzurlu hava gibi günün yansımasıyla uyumlu sakin telaşsız bir öğleden sonrayı verdi bana. Yine bir kitapçıydı ve yine ellerimin arasında tuttuğum kıymetli sayfalar… Nermi Uygur, “Güneşle.” Sayfalarını karıştırmış, günlüklerden evrilmeye yüz tutmuş yazı yazma heyecanıma ilaç gibi gelmişti. Henüz internet devriminin ayak sesleri uzaklardan duyulurken o günlerde yol göstericileri araştırma konusunda da iyi bir örnek oldu bu eser. Ardından Deneme nedir, nasıl yerleşmiş, gelişmiştir soruları geliyor doğal olarak insanın aklına.
En sade anlamıyla, “Yazarın belli bir konuya ilişkin kişisel duygu ve düşüncelerini anlattığı metinlere deneme denir. Yazarın okuyucuların ilgisini çekecek bir konu araştırması, bunu etkileyici bir giriş, ilgiyi yüksek tutacak şekilde detaylandırma ve yine etkileyici bir bitişle şekillendirmesi beklenmektedir.” (*)
Yazar kendi duygu ve düşüncelerini anlatırken bazen okuruna seslenir, örneklemeler yapar, tez ya da antiteziyle ilgili bilgiler verir, alıntılarla yönlendirmelerle besler, hikâyelerle renklendirir ve ilgi çekici bir metinle okurlarının hafızasında yer etmeye çalışır.
Fransız yazar Michel de Montaigne’in (1533-1592) “Denemeler” kitabına kök dememiz herkesin hemfikir olduğu bir başlangıç aslında deneme türüne dair. Kitabın başında okuyucusuna seslenir yazar: “ Okuyucu, bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sana hizmet etmek yahut kendime ün sağlamak hiç aklımdan geçmedi.” Ün konusunda pek söylediği gibi olmasa da bir başucu kitabı olduğu konusunda çoğumuz aynı kanıdayız diye düşünüyorum.
Türk deneme yazarlarımız ise Cumhuriyet Dönemi sonrasında eserleriyle ülkemizde bu türün gelişmesini sağlamışlardır. Nurullah Ataç (1898-1957), Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973), Suut Kemal Yetkin (1903-1980), Mehmet Kaplan (1915-1986), Nurettin Topçu (1909-1975), Salah Birsel (1919-1999), Vedat Günyol (1912-2004), Enis Batur (1952-), Cemil Meriç (1917-1987), Mehmet Salihoğlu (1922-), Uğur Kökden (1934-), Nermi Uygur (1925-2005), Ahmet Turan Alkan (1954-) bunlardan birkaçıdır.
Öylesine aklıma geldi bugün. Hayatlarımızın alt üst olduğu bir dönemin bunalımlarını bertaraf etmeye çalışırken, kendi kendimizi ikan etmeye, avutmaya uğraşırken, okumaktan, yazmaktan, sözcüklerden, kitaplardan uzak kalmamaya gayret etmek gerekiyor, bu her zaman mümkün olamıyor. Hayatımızın rutinleri bu denli kesintiye uğramışken gülen yüz tabloları hazırlayıp 21 gün kuralına sığınmak iyi gelir mi pek emin değilim, bundan iyisi can sağlığı günlerinde yaşamak!
Aklımda düşünceler, kalbimdeki hayallere yetişemezken, uğraşlar, hedefler, planlar köşe kapmaca oynarken bir sessizlik, bir dinlenme anı, bir sakinleşme ihtiyacına yanıt “Güneşle” geldi hatıralarıma yerleşti işte böyle. Pandeminin tüm bıktırıcı sonuçlarına rağmen, yasaklardan başımız kaldırabildiğimiz bir günün öğle sonrası sizin de yolunuz bir kitapçıya düşer belki. O vakit bir turuncu kitap aklınızı çeler, kalbinize dokunursa şaşırmayın.